Peygamberimizin hayatı

Buradan, insanın peygamberi tanımaya, onun haber verdiklerini tasdik etmeye ve emrettiği hususlarda ona uymaya zorunlu olduğunu öğrenmekteyiz. Zira iyi ve kötüyü ayrıntılı olarak bilmenin yolu ancak peygamberler vasıtasıyla mümkündür. Onlar tercih edilen ölçülerdir ki, diğer sözler, karakterler ve davranışlar onların söz, davranış ve karakterleriyle ölçülür. Hangi zaruret ve ihtiyaç farzedilirse edilsin, kulun peygamberlere olan ihtiyaç ve gereksinimi ondan çok daha fazladır.

İnsanın dünya ve âhiret mutluluğu Hz. Peygamber'in rehberliğine/örnekliğine (hedy) uymaya bağlıdır. Öyleyse, kendi iyiliğini düşünen, kurtuluşunu ve mutluluğunu isteyen herkesin, kendisini cahillikten kurtarıp, Allah Elçisi'nin tâbiîleri, taraftarları ve grubu arasında sayılacak kadar onun örnekliğini ve yaşam biçimini tanıması gerekir. Bu hususta kimi insanlar, Peygamber'in yaşam biçimine ilişkin engin bilgiye, kimileri çok bilgiye sahip iken kimileri de böyle bilgiden yoksundurlar. Lütuf ve ihsan, Allah'ın elindedir; onu dilediğine bağışlar; zira Allah, sınırsız lütuf sahibidir.

1. Hz. Peygamber'in Nesebi/Soy Kütüğü

Hz. Peygamber'in nesebi, zirve noktasındadır. Bu nedenle en şerefli kavim onun kavmi, en şerefli kabile onun kabilesi ve en şerefli aşiret onun aşiretidir. Onun soy kütüğü şöyledir: Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b. Hâşim b. Abdümenâf b. Kusay b. Kilâb b. Mürre b. Ka'b b. Lüey b. Gâlib b. Fihr b. Mâlik b. en-Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyâs b. Mudar b. Nizzâr b. Mead b. Adnân. Buraya kadar olan kısmı doğru olarak bilinmektedir ve bu konuda nesep uzmanları arasında görüş birliği vardır. Ayrıca, Adnân'ın Hz. İsmâil'in çocuklarından olduğuna dair hiçbir ihtilaf yoktur. Hz. İsmâil ise, sahâbe, tabiûn ve daha sonraki âlimlerce doğru kabul edilen görüşe göre, (babası Hz. İbrâhim tarafından) kurban edilmek istenen kişidir.

2. Hz. Peygamber'in Doğumu ve Peygamber Olarak Gönderilmesi

Hz. Muhammed, Fil Vak'asının meydana geldiği senede Mekke'de doğdu. Fil olayı vesilesiyle Allah, peygamberi Hz. Muhammed'e ve evi Kabe'ye bir armağan sunmuştur. Yoksa fil sahipleri Ehl-i kitap hıristiyanlardı ve onların dini o zamanki Mekke halkının dininden daha iyi idi, zira Mekkeliler putperest idiler. Bununla birlikte Allah, Mekke'den çıkacak olan Hz. Peygamber'i koruma ve ona bir armağan olması ve Kabe'yi yüceltme amacıyla, Ehl-i kitaba karşı Mekkelilere, hiçbir beşerin rol oynamadığı bir yardımda bulunmuştur.

Hz. Peygamber, ana karnında iken babası öldü. Annesi ise, Muhammed'in dayılarını ziyaret edip Medine'den dönerken Mekke ile Medine arasındaki Ebvâ'da vefat etmiştir. Hz. Muhammed o zaman henüz yedi yaşını tamamlamamıştı. Bakımını dedesi Abdülmuttalib üstlendi, dedesi öldüğünde Hz. Muhammed sekiz yaşlarında idi. O vakit Hz. Peygamber'in altı veya on yaşında olduğu da söylenmektedir. Daha sonra bakımını amcası Ebû Tâlib üstlendi.

Hz. Peygamber on iki yaşına gelince, amcası onu Şam'a götürdü. O zaman dokuz yaşında olduğunu söyleyenler de vardır. Bu yolculukta rahip Bahîrâ onu gördü ve yahudilerden ona bir zarar gelir korkusuyla amcasına onu Şam'a götürmemesini tavsiye etti. Bunun üzerine amcası, onu hizmetçilerinden biriyle Mekke'ye gönderdi. Hz. Muhammed yirmi beş yaşına gelince, bir ticaret kervanı ile Şam yolculuğuna çıktı. Busrâ'ya kadar vardı, sonra geri döndü. Döndükten sonra Huveylid'in kızı Hatice ile evlendi. Bu evlilik sırasında kendisinin otuz veya yirmi bir yaşlarında olduğuna ilişkin görüşler de vardır. Hatice, hem evlendiği ilk eşi hem de ölen ilk hanımıdır. Hz. Muhammed, Hz. Hatice varken bir başkasıyla evlenmemiştir. Cebrâil, Rabbinden Hatice'ye selam getirdiğini söylemesini Hz. Peygamber'e emretti.

Daha sonraları Hz. Muhammed'e yalnızlık ve Rabbine ibadet etmek sevdirildi. Hira mağarasında yalnızlığa (halvete) çekilir, orada pek çok gece ibadet ederdi. Putlardan ve toplumunun yaşam biçiminden (dininden) nefret ettirildi. Onun nazarında bunlardan daha iğrenç bir şey yoktu.

Kırk yaşını tamamlayınca, üzerinde peygamberlik nurları parladı. Allah Teâlâ ona elçilik görevini ihsan etti ve onu bütün insanlığa peygamber olarak gönderdi. Peygamber olarak gönderildiği günün Pazartesi olduğunda hiçbir ihtilaf olmamakla birlikte, peygamber olarak gönderildiği ay hakkında ihtilaf söz konusudur. Bu ayın, Fil Vak'ası'nın meydana gelişinin kırk birinci senesinin Rebîülevvel ayının sekizinci gününde olduğuna dair bir görüş de vardır. Bu görüş, çoğunluk tarafından benimsenmektedir. Bir diğer görüşe göre bu ay, Ramazan ayıdır. Bu görüşte olanlar "(Bu ay) Kur'an'ın indirildiği Ramazan ayıdır." âyetini delil olarak ileri sürmektedirler. Bir başka görüşe göre ise, peygamber olarak gönderilişi Recep ayında olmuştur.

3. Vahyin Geliş Şekilleri

Yüce Allah, Hz. Peygamber'e birçok şekilde vahyetti:

a) Sâdık rüya: Vahyin başlangıcı bu şekilde idi. Gördüğü rüya sabah aydınlığı gibi gerçekleşirdi.

b) Vahiy meleği, görünmeksizin Hz. Peygamber'in aklına ve kalbine vahyi yerleştirirdi. Nitekim Allah Resûlü şöyle demektedir: "Rûhu'l-Kudüs (Cebrail), hiç kimsenin rızkını tamamlamadan asla ölmeyeceğini zihnime esinledi. Öyleyse Allah'a karşı saygılı olun, rızkınızı arama hususunda iyi davranın. Rızkın yavaşlığı/gecikmesi sizi Allah'a isyan ederek onu aramaya sevketmesin! Zira Allah'ın katındakilere ancak O'na itaatle ulaşılabilir."

c) Vahiy meleği, Hz. Peygamber'e insan şeklinde görünür, onunla konuşur ve Allah elçisi de onun söylediklerini ezberlerdi. Vahyin bu durumunda sahabe de bazen (insan suretindeki) meleği görürlerdi.

d) Vahiy bazen zil sesi şeklinde gelirdi. Bu şekilde gelen vahiy, Hz. Peygamber'e en ağır geleniydi. Melek ona iyice sokulur, soğuğu şiddetli günde bile alnından ter boşanırdı. Hatta eğer deve üzerinde ise devesi yere çökerdi. Bir seferinde bu şekildeki vahiy geldiğinde, baldırı/dizi Zeyd b. Sâbit'in dizi üzerindeydi. O kadar ağır gelmişti ki, Zeyd'in dizi neredeyse kırılacaktı.

e) Hz. Peygamber, vahiy meleğini yaratıldığı aslî suretinde görür, melek Allah'ın iletmesini istediği âyetleri ona bildirirdi. Bu olgu, Allah'ın Necm sûresinde zikrettiği gibi iki kez meydana gelmiştir.

f) Hz. Peygamber göklerin ötesinde iken, Allah'ın Mi'râc gecesinde namazın farz kılınması vb. hususları ona vahyettiği şekil.

g) Hiçbir melek aracılığı olmadan -Allah'ın Hz. Musa'ya doğrudan konuştuğu gibi- Allah'ın Hz. Muhammed'e bizzat kendisinin konuştuğu şekil. Bu şekil, Hz. Musa için Kur'an âyeti ile tespit edilmişken, Peygamberimiz için İsrâ hadîsi ile sabittir.

Kimi bilginler sekizinci bir şekil olarak, Allah'ın onunla hiçbir engel bulunmadan karşı karşıya konuşmasını ilave etmektedirler. Bu görüşte olanlara göre, Hz. Peygamber Rabbi Allah Teâlâ'yı görmüştür. Bu görüş, -her ne kadar sahabenin çoğunluğu, hatta tamamı Hz. Aişe ile aynı görüşü paylaşsalar da- selef ve halef âlimleri arasında tartışmalıdır. Nitekim Osman b. Saîd ed-Dârimî sahabenin bu hususta icmâ ettiklerini aktarmaktadır.

4. Hz. Peygamber'in Sünnet Olması

Bu konuda ihtilaf olup, üç görüş vardır:

a) Hz. Peygamber, sünnetli ve göbeği kesik doğmuştur. Bu hususta Ebu'l-Ferec ibnü'l-Cevzî'nin el-Mevzûât isimli eserinde kaydettiği ancak sahih olmayan bir hadis vardır. Bu hususta hiçbir sahih hadis yoktur. Bu şekil doğma Hz. Peygamber'e has bir durum değildir; zira pek çok kişi sünnetli olarak doğmaktadır.

b) Sütannesi Halime'nin yanında iken meleklerin kalbini yardığı gün sünnet edilmiştir.

c) Dedesi Abdülmuttalib, doğumunun yedinci günü onu sünnet ett(ird)i, yemek ziyafeti verdi ve ona "Muhammed" ismini koydu. Ebû Amr b. Abdülber şöyle demektedir: "Bu konuda isnadı garîb bir hadis vardır. Bu mesele, iki değerli âlim arasında tartışma konusu haline geldi. Bunlardan biri olan Kemaleddin b. Talha, Hz. Peygamber'in sünnetli doğduğuna dair bir eser yazdı ve eserinde aslı astarı olmayan bir çok hadis topladı. Kemaleddin b. Nedîm ise, ona reddiye yazmış ve bu reddiyesinde Hz. Peygamber'in Arap âdetine göre sünnet edildiğini ve söz konusu âdetin bütün Araplar arasında yaygın olmasından dolayı bu konuda belli bir nakil bulunmasına ihtiyaç duyulmadığını izah etmiştir. Yine de en doğrusunu Allah bilir.

5. Hz. Peygamber'in Sütanneleri

a) Süveybe: Ebû Leheb'in câriyesi idi. Hz. Peygamber'i günlerce emzirdi. Oğlu Mesrûh'un sütü ile hem Hz. Peygamber'i hem de Abdullah b. Abdülesed el-Mahzûmî'yi ve hem de Hz. Peygamber'in amcası Hamza b. Abdülmuttalib'i emzirdi. Süveybe'nin müslüman olup olmadığı tartışmalıdır. Doğrusunu Allah bilir.

b) Halîme es-Sa'diyye: Oğlu Abdullah'ı emzirirken Hz. Peygamberi de emzirdi. Abdullah, Hars b. Abdüluzzâ b. Rifâa es-Sa'dî'nin çocukları olan Üneyse ve Cüzâme yani Şeymâ'nın kardeşidir. Hz. Peygamber'in sütannesinin ve sütbabasının müslüman olup olmadıkları hususu tartışmalıdır. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Halîme, Hz. Peygamber'le birlikte, önceleri Hz. Muhammed'in azılı düşmanı olup Mekke'nin Fethi senesinde müslüman olan amcası oğlu Ebû Süfyân b. el-Hâris b. Abdülmuttalib'i de emzirdi. Peygamber'in amcası Hz. Hamza da süt emzirilmesi için Sa'd b. Bekir oğulları arasında idi. Hamza'nın annesi, Resûlullah'ı, sütannesi Halime'nin yanında bir gün emzirdi. Buna göre Hamza, hem Süveybe hem de Halîme es-Sa'diyye tarafından emzirildiği için Allah Elçisi'nin sütkardeşidir.

6. Hz. Peygamber'in Dadıları

a) Annesi Amine: Vehb b. Abdimenâf b. Zühre b. Kilâb'ın kızıdır.

b) Süveybe.

c) Halîme.

d) Halîme'nin Kızı Şeymâ: Şeymâ, Hz. Peygamber'in süt kardeşi olup, annesi ile birlikte ona dadılık yapardı. Hevâzin heyeti içinde Hz. Peygamber'in huzuruna çıkmıştı. Hz. Muhammed ona saygı için için ridasını (üst elbise) yere serip üzerine oturttu.

e) Ümmü Eymen Bereke: Habeşli, saygın ve faziletli olan bu hanım (cariye olduğundan) babasından miras kalmıştı ve onun dadısı idi. Hz. Peygamber, onu çok sevdiği Zeyd b. Hârise ile evlendirdi. Bu evlilikten Üsâme dünyaya geldi. Hz. Peygamber'in vefatından sonra Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, Ümmü Eymen'in yanına girdiler, o ise ağlıyordu. Dediler ki: "Ey Ümmü Eymen! Neden ağlıyorsun? Allah katında olanlar Peygamberi için daha hayırlıdır." O şöyle cevap verdi: "Allah katında olanların Peygamberi için daha hayırlı olduğunu elbette biliyorum. Ağlayışımın asıl sebebi, artık göğün haberlerinin kesilmesidir!" Bu sözleriyle onları ağlattı.

7. Hz. Peygamber'e İndirilen İlk Vahiy

Hz. Muhammed'in peygamberliği ilk olarak rüya şeklinde başladı. Gördüğü her rüya mutlaka sabah aydınlığı gibi meydana çıkardı. Bu rüya sürecinin altı ay, peygamberlik döneminin ise yirmi üç sene olduğu alındığı için bu rüyanın, peygamberliğin kırk altıda biri olduğu söylenmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Sonra Allah Teâlâ ona peygamberlik görevini lütfetti. Hira mağarasında bulunduğu bir sırada melek geldi. Kendisi uzlete çekilmeyi severdi. Ona indirilen ilk âyetler şöyledir: "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı 'alak'dan yarattı." Bu, Hz. Aişe ve çoğunluğun görüşüdür. Câbir ise, "Ey örtünüp bürünen (Peygamber!). Kalk da uyar. Rabbini yücelt." âyetlerinin ilk indirilen âyetler olduğu görüşündedir. Doğru olan Hz. Aişe'nin görüşüdür.

8. Davetin Aşamaları

a) Peygamberlik, b) Yakın akrabalarını uyarması, c) Kavmini uyarması, d) Kendisinden önce hiçbir uyarıcının gelmediği bir kavmi, yani bütün Arap toplumunu uyarması ve e) Kıyamete kadar davetin ulaştığı bütün cinleri ve insanları uyarması. Bundan sonra Hz. Peygamber üç sene insanları gizlice Allah'a davet etti. Daha sonra "Artık sana emredileni açıkça tebliğ et ve müşriklere aldırış etme!" âyeti inince davetini herkese ilan etti. Kavmi düşmanlığını açıkça gösterdi ve hem ona hem de müslümanlara karşı yapılan eza şiddetini artırdı ve nihayet Hz. Peygamber onlara (Habeşistan'a) iki kez hicret etme izni verdi.

9. İki Hicret (Habeşistan ve Medine'ye Hicret)

Müslümanlar çoğalıp kâfirler onlardan korkmaya başlayınca Hz. Peygamber'e ve müslümanlara yönelik işkencelerinin şiddetini artırdılar. Bunun üzerine Allah Resûlü, müslümanların Habeşistan'a hicret etmelerine izin verdi ve şöyle buyurdu: "Orada, yanında insanlara zulüm edilmeyen bir hükümdar vardır." On iki erkek ve dört kadın hicret etti. Aralarında Hz. Osman da vardı.

Hz. Peygamber'in kızı olan hanımı Rukiyye de beraberinde ilk hicret eden idi. Müslümanlar Habeşistan'da en iyi yerlerde ikamet ettiler. Kureyş'in müslüman olduğuna dair yalan haber kendilerine ulaşınca Mekke'ye geri döndüler. Durumun öncekinden daha şiddetli bir hal aldığı haberi yolda onlara ulaşınca, bir kısmı geri döndü, diğer bir kısmı ise Mekke'ye girdi; Kureyş'in çok şiddetli eziyetiyle karşılaştılar. Mekke'ye girenler arasında Abdullah b. Mes'ûd da vardı.

Daha sonra Hz. Peygamber, müslümanların Habeşistan'a ikinci kez hicret etmelerine izin verdi. Seksen üç erkek ve on sekiz kadından oluşan bir topluluk oraya hicret ettiler ve Necâşî'nin yanında en güzel şekilde ikamet ettiler. Bu durum Kureyş'e ulaşınca, Necâşî'nin nazarında müslümanları tuzağa düşürmek amacıyla derhal Amr b. el-Âs ve Abdullah b. Zübeyr el-Mahzûmî'yi bir heyet ile gönderdiler. Allah heveslerini kursaklarında koydu. Bunun üzerine Resûlullah'a eziyetleri daha arttı; onu ve ailesini Ebû Tâlib mahallesinde üç sene -bir başka görüşe göre iki sene- kuşatma altına aldılar/tecrit ettiler. Hz. Peygamber bu kuşatmadan çıktığında kırk dokuz -bir başka görüşe göre kırk sekiz- yaşındaydı.

Bundan birkaç ay sonra amcası Ebû Talib, ardından da eşi Hz. Hatice vefat etti. Kafirlerin eziyet ve işkenceleri artarak devam etti. Bunun üzerine Allah'a davet etmek üzere Zeyd b. Hârise ile birlikte Taif'e gitti. Orada günlerce kaldı. Davetine olumlu cevap vermedikleri gibi ona eziyet ettiler ve onu beldelerinden çıkardılar, yol kenarlarına iki sıra olup onu taşladılar, topuklarını kana bulattılar. Hz. Peygamber, oradan ayrılıp tekrar Mekke'ye geri döndü. Yolda Hıristiyan Addâs ile karşılaştı ve Hz. Peygamber'e iman etti. Yine yolda iken Nahle denilen yerde Nusaybinlilerden yedi kişilik bir cin grubu gönderildi ve Kur'an dinlediler. Yine bu yolda Allah "dağların meleği"ni gönderip, kendisine itaat etmesini ve şayet isterse Mekke'nin iki büyük dağını kavminin üzerine geçireceğini söyledi. O ise, "Hayır, aksine onlara zaman tanınmasını istiyorum. Belki Allah, onların nesillerinden O'na hiçbir şeyi ortak koşmadan ibadet edecek kişiler yaratır." demişti. Yolda iken şu duayı yapmıştı: "Allah'ım! Gücümün zayıflığından ve çaresizliğimden Sana yakınıyorum." Sonra Mut'ım b. Adiy'in himayesinde Mekke'ye girdi.

Daha sonra ruhu ve bedeniyle Mescid-i Aksâ'ya gece götürüldü. Oradan göklerin ötesine bedeni ve ruhuyla yüce Allah'ın huzuruna çıkarıldı. Allah onunla konuştu ve ona beş vakit namazı farz kıldı. Bu durum bir kere oldu. Görüşlerin en doğrusu budur. Bu hâdisenin uykuda meydana geldiği de söylenmektedir. Hz. Peygamber Mekke'de kaldığı sürece kabileleri Allah'a davet ediyor ve Rabbinin elçiliğini onlara tebliğ etmek için her (hac) mevsiminde onlara kendisini arzedip barındırmalarını, isteğini yerine getirmeleri durumunda cennete gireceklerini söylüyordu. Fakat hiçbir kabile onun bu çağrısına olumlu cevap vermedi!!

Yüce Allah, dinini açığa çıkarmak, va'dini yerine getirmek, peygamberine yardım etmek, kelimesini yüceltmek ve düşmanlarından intikam almak isteyince -kendilerine bir şeref bahşetmek istemiyle- ensârı Hz. Peygamber'e gönderdi. Onlardan altı kişilik -sekiz kişi oldukları da söylenmektedir- bir grubun hac mevsiminde Mina'da Akabe mevkiinde başlarını tıraş ederlerken yanlarına vardı ve oturdu; onları Allah'a davet etti ve onlara Kur'an okudu. Bunun üzerine Allah ve Elçisi'nin davetini kabul edip Medine'ye döndüler. Toplumlarını İslâm'a davet ettiler ve İslâm aralarında yayıldı. Resûlullah'dan bahsedilmeyen hiçbir ensâr evi kalmadı. Medine'de içinde Kur'an okunan ilk mescid Züreykoğulları mescididir.

Ertesi sene aralarında önceki altı kişiden beşinin de bulunduğu on iki erkekten oluşan bir ensâr topluluğu Mekke'ye gelip Akabe'de Hz. Peygamber'e kadınlarla da biat etmek üzere biat ettiler; sonra Medine'ye geri döndüler. Bir sonraki yıl yetmiş üç erkek ve iki kadın -son Akabe ehli olarak- Hz. Peygamber'e gelip kadınlarını, çocuklarını ve kendilerini korudukları gibi onu da koruyacaklarına dair biat ettiler. Bunun üzerine Hz. Muhammed ve ashabı onların yanına hicret ettiler. Allah Resûlü onlardan on iki temsilci (nakîb) seçti. Ashabının Medine'ye hicretine izin verdi. Bunun üzerine birbirini takiben topluluklar halinde yola çıktılar. Ensârın evinde konuk oldular, muhacirleri evlerinde barındırdılar, onlara ikramda bulundular ve böylece İslâm Medine'de yayıldı.

Sonra Allah, Elçisi'ne hicret izni verdi. Hz. Muhammed Rebîülevvel ayının -bir görüşe göre bu ay Safer idi - bir pazartesi günü Mekke'den yola çıktı. Resûlullah o zaman elli üç yaşında idi. Beraberinde Hz. Ebû Bekir ve onun kölesi Âmir b. Füheyre de vardı. Kılavuzları Abdullah b. Uraykıt el-Leysî idi. Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir Sevr mağarasına girip orada üç gün kaldılar. Sonra sahil yolunu tutular. Medine'ye ulaşınca -o gün Rebîülevvel ayının on ikinci gecesi olan Pazartesi idi-, Medine'nin üst taraflarında Kuba denilen yerde Amr b. Avfoğulları'nın konuğu oldu. -Bir görüşe göre Gülsüm b. el-Herem'in, bir diğer görüşe göre ise Sa'd b. Hayseme'nin konuğu olduğu söylense de- birinci görüş daha meşhurdur. Hz. Peygamber, Amr b. Avfoğulları'nın yanında on dört gün kaldı ve Kuba Mescidi'ni inşa etti.

Sonra cuma günü yola koyuldu. Cuma vaktinde Sâlimoğulları'nın bulunduğu yere vardı. Beraberinde bulunan yaklaşık yüz müslümana cuma namazı kıldırdı, sonra devesine binip yola koyuldu. İnsanlar kendilerinin yanında konuk olması için onunla konuşmaya ve devesinin yularını tutmaya başladılar. Bunun üzerine o şöyle diyordu: "Devenin yolunu açın! Zira o nerede duracağına dair gerekli emri almıştır." Deve bugünkü Mescid-i Nebevî'nin bulunduğu yerin yakınına çöktü. -Burası Neccâroğulları'ndan Sehl ve Süheyl adında iki çocuğun hurma kuruttukları bir yerdi.- Allah Resûlü deveden inip Ebû Eyyub el-Ensârî'nin evine konuk oldu. Daha sonra hurma kurutulan bu yerde arkadaşlarıyla beraber hurma dalları ve kerpiçten kendi eliyle mescidini (Mescid-i Nebevî'yi) inşa etti. Sonra da mescidin yanına kendisinin ve hanımlarının odalarını yaptı. Kendisininkine en yakın olanı Hz. Aişe'nin odası idi. Ebû Eyyub'un evinde yedi ay kaldıktan sonra kendi evine taşındı.

Habeşistan'daki arkadaşlarına Hz. Muhammed'in Medine'ye hicret ettiği haberi ulaşınca, onlardan otuz üç kişi geri döndü. İçlerinden yedisi Mekke'de alıkonuldu/hapsedildi. Diğerleri Medine'de Allah Resûlü'ne ulaştılar.

10. Hz. Peygamber'in Çocukları

İlk çocuğu Kâsım'dır. Daha sonra sırasıyla Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Abdullah dünyaya gelmiştir. Bunların hepsi Hz. Hatice'den olmuştur. Hz. Peygamber'in ondan başka bir hanımından çocuğu olmamıştır. Çok sonraları Medine'de hicretin sekizinci yılında cariyesi Mâriye'den oğlu İbrâhim doğmuştur; fakat o daha süt çocuğu iken ölmüştür. Fâtıma dışında bütün çocukları kendisinden önce vefat etmiştir. Hz. Fâtıma ise, kendisinden altı ay sonra vefat etmiştir.

11. Hz. Peygamber'in Amcaları ve Halaları

Amcalarının isimleri şöyledir: a) Şehidlerin efendisi Hamza b. Abdülmuttalib. b) Abbâs. c) Ebû Tâlib. d) Ebû Leheb. e) Zübeyr. f) Abdülkabe. g) Mukavim. h) Dırâr. i) Kusem. j) Muğîre. k) Aydâk. Bazıları bu listeye Avvâm'ı da ilave ederler. Bunlardan yalnızca Hz. Hamza ve Hz. Abbâs müslüman olmuşlardır.

Halalarının isimleri de şöyledir: a) Safiyye: Zübeyr b. Avvâm'ın annesidir. b) Atike. c) Berre. d) Ervâ. e) Ümeyye: Hakîm el-Beyzâ'nın annesidir. Bunlardan sadece Safiyye müslüman oldu, Atike'nin müslümanlığı tartışmalı olup, bazıları ise Ervâ'nın müslüman olduğunu doğrulamışlardır.

12. Hz. Peygamber'in Hanımları

a) Hz. Hatice: Hanımlarından ilki olan Hz. Hatice Kureyşli Huveylid'in kızıdır. Hz. Muhammed onunla peygamber olmadan önce, Hatice kırk yaşında iken evlendi. Bu hanımı ölünceye kadar bir başkasıyla evlenmedi. Zira bu hanım, peygamberlik görevinde Hz. Muhammed'e yardım eden, onunla birlikte üstün gayret gösteren, canını ve malını onun yoluna koymuştu. Hicretten üç sene önce vefat etti.

b) Hz. Sevde: Resûlullah, Hz. Hatice'nin vefatından günlerce sonra Kureyşli Zem'a'nın bu kızı ile evlendi. Hz. Sevde Hz. Peygamber'le geceleme hakkını Hz. Aişe'ye devretmişti.

c) Hz. Aişe: Hz. Ebû Bekir'in kızıdır. Hicretin birinci senesinde Hz. Peygamber onunla zifafa girdi. Ondan başka bâkire ile evlenmedi. Hanımlarının en fakihi/anlayışlısı ve kendisine en sevimlisi idi. Sahâbenin pek çoğunun fetvâ kaynağı idi. (Ona iftira atıldığında) suçsuzluğu vahiy ile tespit edildi.

d) Hz. Hafsa: Ömer b. Hattâb'ın kızıdır. Ebû Dâvûd, Hz. Peygamber'in onu boşadığını fakat daha sonra ona geri döndüğünü zikretmektedir.

e) Hz. Zeyneb: Kays kabilesinin Hilâl b. Amiroğulları'ndan Huzeyme b. el-Hâris'in kızıdır. Hz.Peygamber'in bu hanımı, evlendikten iki ay sonra vefat etmiştir.

f) Hz. Ümmü Seleme Hind: Kureyşli Mahzûmoğulları'ndan Ebû Ümeyye'nin kızıdır. Ümmü Seleme, Allah Resûlü'nün en son ölen hanımıdır.

g) Hz. Zeyneb bt. Cahş: Esedoğulları'ndandır. Bu hanım, halası Ümeyye'nin kızıdır. Şu âyet onun hakkında inmiştir: "Zeyd o kadınla beraberliğini sona erdirdiğinde onu seninle evlendirdik." Bu âyet nedeniyle Hz. Peygamber'in diğer hanımlarına karşı övünerek şöyle derdi: "Sizi aileleriniz evlendirdi. Beni ise yedi kat ötesinden Allah evlendirdi!" Hz. Ömer'in hilâfetinin ilk zamanlarında vefat etti.

h) Hz. Cüveyriye: el-Hâris'in kızıdır. Bu hanım Mutsalikoğulları'ndan esir alınanlar arasında idi. Hz. Peygamber'e gelerek ondan kölelikten azât sözleşmesi (mükâtebe) ile yardım istedi. Hz. Muhammed onun adına kölelikten kurtulma parasını ödedi ve onunla evlendi.

i) Hz. Ümmü Habîbe: Kureyş'in Emeviler kolundan Ebû Süfyân'ın kızıdır. Abdullah b. Cahş ile evli iken, birlikte Habeşistan'a hicret etmişlerdi. Abdullah orada hıristiyan oldu, Ümmü Habîbe ise müslüman olarak kaldı. Bunun üzerine Hz. Muhammed, Necâşî'ye bir heyet göndererek Ümmü Habîbe'ye talip oldu. Necâşî, Hz. Muhammed'le onu nikahladı. Necâşî, Hz. Peygamber adına Ümmü Habîbe'ye mehir verdi. Bu olay hicretin yedinci senesinde meydana geldi.

j) Safiyye: Nadîroğulları'nın reisi olan Huyey b. Ahtab'ın kızıdır. Hârûn b. İmrân'ın soyundan gelmektedir. Bu hanım, Hz. Peygamber'e Safî'den bir câriye olarak gelmişti. Allah Resûlü onu azât etmiş ve azâdını mehri saymıştı. Böylece bu durum ümmet için sünnet/ gelenek oldu. Buna göre, kişi câriyesini azât eder ve azâdını onun mehri kabul ederdi.

k) Hz. Meymûne: Hilâloğulları'ndan el-Hâris'in kızıdır. Bu hanım, Hz. Muhammed'in evlendiği en son kadındır. Hz. Peygamber'in bu hanımla evliliği, Mekke'de kaza umresi sırasında ihramdan çıktıktan sonra gerçekleşmiştir.

13. Hz. Peygamber'in Köleleri

a) Zeyd b. Hârise: Allah Resûlü'nün aşığı. Hz. Peygamber onu azât edip câriyesi Ümmü Eymen ile evlendirdi. Bu evlilikten Üsâme doğdu. b) Elsem. c) Ebû Râfi'. d) Sevbân. e) Ebû Kebşe Süleym. f) Şükrân: İsmi Sâlih'tir. g) Rebâh 'Nûbî'. h) Yesâr 'Nûbî': Urenîler tarafından öldürülmüştür. i) Mid'am. j) Kirkire 'Nûbî'. k) Enceşe el-Hâdî. l) Sefîne b. Ferrûh: Asıl ismi Mihrân olup Hz. Muhammed ona Sefine ismi koymuştur. Çünkü yolculukta eşyalarını ona taşıtıyorlardı. m) Enîse: Künyesi Ebû Meşrûh idi. n) Eflah. o) Ubeyde. p) Tahmân. r) Huneyn. s) Sender. ş) Fudâle 'Yemânî'.

Kadın köleleri ise şunlardır: a) Selmâ Ümmü Râfî'. b) Meymûne bt. Sa'd. c) Hudayra. d) Radvâ. e) Reyşeha. f) Reyhâne.

14. Hz. Peygamber'in Hizmetçileri

a) Enes b. Mâlik: Peygamberin ihtiyaçlarını görürdü. b) Abdullah b. Mes'ûd: Ayakkabısına ve misvağına sahip olurdu. c) Ukbe b. Âmir el-Cühenî: Katırına sahip olur, onu yolculuklarda sürerdi. d) Esla' b. Şerîk: Devesine göz-kulak olurdu. e) Ebû Zerr el-Gıfârî. f) Eymen b. Ubeyd: Temizlik ve tuvalet işlerine bakardı. g) Müezzin Bilâl b. Rebâh. h) Sa'd. Son ikisi Hz. Ebû Bekir'in azâtlı köleleri idi.

15. Hz. Peygamber'in Katipleri

a) Ebû Bekir. b) Ömer. c) Osmân. d) Ali. e) Zübeyr. f) Âmir b. Füheyre. g) Amr b. Âs. h) Übeyy b. Ka'b. i) Abdullah b. Erkam. j) Sâbit b. Kays b. Şemmâs. k) Hanzala b. Rebî' Esedî. l) Muğîre b. Şu'be. m) Abdullah b. Revâha. n) Hâlid b. Velîd. o) Hâlid b. Saîd b. Âs. Bu kişinin Hz. Peygamber'in ilk kâtibi olduğu söylenmektedir. p) Muâviye b. Ebû Süfyân. r) Zeyd b. Sâbit. Bu işle en çok ilgilenen ve en uzman olanları idi.

16. Hz. Peygamber'in İslam Hukukuna İlişkin Müslümanlara Yazdırdığı Mektupları

a) Hz. Ebû Bekir'in yanında bulundurduğu zekat konularını içeren mektubu: Hz. Ebû Bekir, Enes b. Mâlik'i Bahreyn'e gönderdiğinde bu mektubu yazdı.

b) Yemenlilere gönderdiği mektup: Ebû Bekir b. Amr b. Hazm'ın rivâyet ettiği mektuptur. Aynı şekilde bu mektubu Hâkim Sahih'inde, Nesâî ve diğerleri. rivâyet etmişlerdir. Bu kapsamlı bir mektup olup fıkhın çeşitli konularını içermektedir.

c) Züheyroğulları'na gönderdiği mektup.

d) Hz. Ömer'in yanında bulunan mektup: Zekat nisabını ve benzeri konuları içermektedir.

17. Hz. Peygamber'in Hükümdarlara Gönderdiği Mektupları ve Elçileri

Hz. Muhammed, Hudeybiye'den dönünce çeşitli yerlerdeki hükümdarlara mektuplar ve elçiler gönderdi. Bu cümleden olarak Rûm hükümdarına mektup gönderdi. Kendisine "Onlar mühürsüz hiçbir mektubu okumazlar!" denilince, bir gümüş mühür/yüzük edinip üzerine "Muhammed" bir satır, "Resûl" bir satır ve "Allah" bir satır olmak üzere üç satır yazdırdı. Hükümdarlara gönderdiği mektupları bununla mühürledi. Hicretin yedinci yılının Muharrem ayında bir günde tam altı kişiyi elçi olarak gönderdi.

a) Amr b. Ümeyye Damrî: Bu elçiyi Necâşî'ye gönderdi. -Necâşî'nin asıl ismi Eshame olup Arapça'da atıyye anlamındadır.- Necâşî, Hz. Peygamber'in mektubuna saygı gösterip sonra müslüman oldu. Böylece hakkın şahâdetine şâhitlikte bulundu. İncil'i en iyi bilenlerdendi. O Habeşistan'da öldüğü gün Allah Resûlü Medine'de cenaze namazını kıldırdı. Vâkıdî ve benzerlerinin de içinde bulunduğu bir grup tarihçi böyle demekteyse de durum bunların dediği gibi değildir. Zira Resûlullah'ın cenaze namazını kıldırdığı Necâşî Eshame, Peygamberin kendisine mektup gönderdiği kişi değildir. Müslüman olarak ölen birincisinin aksine, bu ikincisinin müslüman olduğu bilinmemektedir.

Nitekim Müslim Sahîh'inde Katâde yoluyla Enes'in şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Rasûlullah, Kisrâ'ya, Kayser'e ve Necâşî'ye birer mektup yazdırıp gönderdi. Bu Necâşî, Allah Elçisi'nin cenaze namazını kıldırdığı Necâşî değildir." Muhammed b. Hazm: "Resûlullah'ın Amr b. Ümeyye Damrî'yi elçi olarak gönderdiği bu Necâşî müslüman olmadı." demektedir. Birincisi İbn Sa'd vb. tarihçilerin tercihidir. Açık olan ise İbn Hazm'ın görüşüdür.

b) Dıhye b. Halîfe Kelbî: Rûm hükümdarı Kayser'e gönderdi. Hükümdarın ismi Hirakl (Heraklius) idi. Müslüman olmayı düşündü, neredeyse olacaktı fakat olmadı. Ebû Hâtim ve İbn Hibbân Sahîh'inde Enes b. Mâlik'ten şu rivâyeti nakletmektedirler: "Resûlullah: 'Şu mektubumu kim Kayser'e götürüp karşılığında cenneti kazanmak ister?' diye sordu. Topluluktan biri: "Mektubu ya kabul etmezse?" dedi. Hz. Peygamber: "Kabul etmese de (cennet var)" buyurdu. Kayser Beyt-i Makdis'e gelirken elçi ona rastladı. Mektubu halının üzerine attı ve yana çekildi. Kayser:

-Bu mektubun sahibi kimse güvendedir! diye nida etti. Elçi:

-Benim, dedi. Kayser:

-(Memleketime) geldiğinde bana gel, dedi. Elçi memleketine gelince yanına gitti. Derken Kayser sarayının kapılarının kapatılmasını emretti. Sonra tellala "Haberiniz olsun! Kayser, Muhammed'e uydu, Hıristiyanlığı terk etti!" şeklinde nida etmesini emretti. Bunu duyan ordusu silahlarını kuşanıp geldiler. Bunun üzerine Resûlullah'ın elçisine şöyle dedi: "Görüyorsun, memleketimden korkuyorum/tahtım elden gidecek!". Sonra tellalına "Dikkat! Kayser, bu davranışınızdan hoşnut oldu." Kayser, Hz. Peygamber'e "Ben müslümanım" diye mektup yazdı ve ona dinarlar gönderdi. Hz. Muhammed "Allah'ın düşmanı yalan söylemiştir. Müslüman olmayıp Hıristiyanlık üzere devam etmektedir." buyurdu ve kendisine gönderilen dinarları dağıttı.

c) Abdullah b. Huzâfe Sehmî: Bu elçiyi Kisrâ'ya gönderdi. Kisrâ'nın ismi, İbrevîz b. Hürmüz b. Enûşirvân'dır. Bu hükümdar Allah Elçisi'nin mektubunu parçaladı! Bunun üzerine Resûlullah: "Allahım! Onun saltanatını parçala!" diye bedduada bulundu. Allah hem onun hem de toplumunun saltanatını parçaladı.

d) Hâtib b. Ebî Beltea': Bu elçiyi Mukavkıs'a gönderdi. Mukavkıs'ın ismi, Cüreyc b. Minâ olup İskenderiye kıralı ve Kıptîlerin lideri idi. Mukavkıs, iyi şeyler söyleyip yakınlık gösterdi. Fakat müslüman olmadı. Hz. Peygamber'e Mâriye ile onun kız kardeşleri Sîrîn ve Kayserâ'yı hediye olarak gönderdi. Allah Elçisi Mâriye'yi odalık edinip Sîrin'i Hassân b. Sâbit'e hediye etti. Mukavkıs ayrıca, bir başka câriye, bin miskâl altın, Mısır kubâtî kumaşından yirmi parça elbise, Düldül isimli bir boz katır , Ufeyr isimli bir boz eşek , Mâbûr adında bir hadım köle -bu kölenin Mâriye'nin amcasının oğlu olduğu söylenmektedir-, Lizâz isimli bir at , bir cam kadeh ve bir miktar bal hediye olarak göndermiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Pis adam, saltanatına kıyamadı, saltanatı sürekli olmayacaktır." buyurdu.

e) Şucâ' b. Vehb Esedî: Belkâ kralı Hâris b. Ebû Şemir el-Gassânî'ye gönderdi.

f) Selît b. Amr: Yemâme'deki Hevze b. Ali el-Hanefî'ye gönderdi. Hevze elçiye ikramda bulundu. Bir başka görüşe göre, Hz. Peygamber, Selît b. Amr'ı İbn Hevze ve Sümâme b. Ünâl el-Hanefî'ye gönderdi. Hevze müslüman olmadı, Sümâme ise daha sonra müslüman oldu. İşte Allah Resûlü'nün aynı günde gönderdiği söylenen altı elçi bunlardır.

g) Amr b. Âs: Hicretin sekizinci yılının Zilkade ayında Umman'daki Ezdoğulları'ndan el-Cülendî'nin oğulları Ceyfer ile Abdullah'a gönderdi. Bu ikisi müslüman olup Hz. Peygamber'in peygamberliğini tasdik ettiler ve Amr'a hem zekat/sadaka toplama hem de aralarında hükmetme yetkisi tanıdılar. Amr, Allah Elçisi'nin vefat haberi kendisine ulaşıncaya kadar onların yanında kaldı.

h) Alâ b. Hadramî: Resûlullah, Ci'râne'den ayrılmadan önce -bir görüşe göre Mekke'nin fethinden önce- Bahreyn kralı el-Münzir b. Sâvâ el-Abdî'ye gönderdi. Bu kral müslüman olup, Hz. Peygamber'in peygamberliğini tasdik etti.

i) Muhâcir b. Ebû Ümeyye Mahzûmî: Yemen'deki el-Hars b. Abdikülâl el-Hımyerî'ye gönderdi. Hars: "Durumumu iyiden iyiye düşünüp taşınacağım." dedi.

j) Ebû Mûsâ Eşarî ve Muâz b. Cebel: Tebuk seferinden dönerken -bir görüşe göre hicretin onuncu senesinin Rebîülevvel ayında- bu iki sahâbîyi İslâm'a davet etmek üzere Yemen'e gönderdi. Yemen halkının geneli savaşsız, gönüllü olarak müslüman oldu.

k) Ali b. Ebû Tâlib: Yemenlilere gönderdi. Hz. Ali veda haccı esnasında Mekke'de müslümanlara katıldı.

l) Cerîr b. Abdullah Becelî: Zü'l-Kelâ' el-Hımyerî ile Zû Amr'a onları İslâm'a davet etmek için gönderdi. Bu kişiler müslüman oldu. Hz. Peygamber vefat ettiğinde Cerîr, onların yanında idi.

m) Amr b. Ümeyye Damrî: Bir mektupla Müseylemetü'l-Kezzâb'a gönderdi. Ayrıca ona Zübeyr'in kardeşi es-Sâib b. el-Avvâm ile bir başka mektup daha gönderdi, fakat müslüman olmadı.

n) İslâm'a davet etmek için Ferve b. Amr el-Cüzâmî'ye bir elçi gönderdi. Bu kişiye Hz. Peygamber'in elçi göndermediği de söylenmektedir. Ferve, Kayser'in Maan valisi idi; müslüman oldu ve Hz. Peygamber'e İslâm'ı kabul ettiğine dair bir mektup gönderdi. Ferve, Mes'ûd b. Sa'd ile Hz. Peygamber'e Fıdda adında bir boz katır, Darb adında bir at ve Yagfûr adında bir de eşeği hediye olarak gönderdi. Ayrıca değişik kumaşlar ve altın işlemeli ipek bir kaftan gönderdi. Allah Resûlü hediyelerini kabul etti ve Mes'ûd b. Sa'd'a on iki ukiyye ve güzel koku bağış yaptı.

o) Ayyâş b. Ebû Rebîa Mahzûmî: Bir mektupla Himyer'den el-Hars, Mesrûh ve Nuaym b. Abdikülâl'a gönderdi.

18. Hz. Peygamber'in Müezzinleri

Hz. Peygamber'in müezzinleri dört tane olup ikisi Medine'de idi: a) Bilâl b. Rabâh: Allah Elçisi'nin ilk müezzinidir. b) Kureyşli Âmiroğulları'ndan Amr b. Ümmü Mektûm. c) Kuba'da Sa'd Karaz: Ammâr b. Yâsir'in azâtlısı idi. d) Mekke'de Ebû Mahzûre: İsmi Evs b. Muğîre Cumhî'dir.

Ebû Mahzûre, ezanda terci' yapar ve kâmeti iki kere tekrarlardı. Bilâl ise, terci' yapmaz, kâmeti bir kez söylerdi.

19. Hz. Peygamber'in Valileri

a) Bâzân b. Sâsân: Hz. Peygamber, Kisrâ'dan sonra onu bütün Yemen halkının başına geçirdi. İslâm'da Yemen'e tayin edilen ilk vali olup, aynı zamanda Arap olmayan krallardan ilk müslüman olandır. Allah Elçisi, Bâzân'ın ölümünden sonra San'a ve civarına oğlu Şehr b. Bâzân'ı atadı. Daha sonra Şehr öldürülünce Hz. Muhammed, Hâlid b. Saîd b. el-Âs'ı San'a'ya vali olarak atadı.

b) Muhâcir b. Ebû Ümeyye Mahzûmî: Kinde ve Sadif'e vali tayin etti. Resûlullah vefat ettiğinde daha görev yerine gitmemişti. Bunun üzerine Ebû Bekir onu dinden dönen (mürted) bir takım insanlarla savaşması için (bir müfrezenin başında) gönderdi.

c) Ziyâd b. Ümeyye Ensârî: Hadramevt'e tayin etti.

d) Ebû Musâ Eş'arî: Zübeyd, Aden ve Sâhil'e tayin etti.

e) Muaz b. Cebel: Cened'e tayin etti.

f) Ebû Süfyân Sahr b. Harb: Necrân'a tayin etti.

g) Ebû Süfyân'ın Oğlu Yezîd: Teymâ'ya atadı.

h) Attâb b. Esîd: Mekke'ye tayin etti ve hicretin sekizinci senesi müslümanlara hac ibadeti yaptırma görevini ona verdi. O zaman yirmi yaşından küçüktü.

i) Ali b. Ebû Tâlib: Humusları (beşte birlik vergileri) toplama ve kadılık görevini icra etmek üzere Yemen'e gönderdi.

j) Amr b. Âs: Ummân ve çevresine vali olarak atadı. Zekat toplama işine pek çok grup görevlendirdi. Zira her kabilenin zekatlarını toplayan bir görevli vardı.

k) Ebû Bekir: Hicretin dokuzuncu senesi hac ibadetini yaptırmakla görevlendirdi ve onun ardından Hz. Ali'yi Berâe (Tövbe) sûresini okumak üzere gönderdi.

20. Hz. Peygamber'in Muhafızları

a) Sa'd b. Muâz: Bedir savaşında gölgelikte uyurken Hz. Peygamber'in muhafızlığını yapmıştır.

b) Muhammed b. Mesleme: Uhud savaşında muhafızı idi.

c) Zübeyr b. Avvâm: Hendek savaşında muhafızlığını yapmıştır.

d) Abbâd b. Bişr: Muhafızlık işlerine bakan bu kişiydi.

Bunların dışında daha pek çok kişi Hz. Muhammed'in korumacılığını yapmışlardır. "Allah seni insanlardan korur" âyeti inince insanların karşısına çıktı, âyeti onlara okudu ve korumaları gönderdi.

21. Hz. Peygamber'in Şairleri ve Hatipleri

Hz. Peygamber'in İslâm'ı müdafaa eden şâirleri şunlardır: a) Ka'b. Mâlik. b) Abdullah b. Revâha. c) Hassân b. Sâbit. Kafirlere karşı en sert olanı Hassân idi. Ka'b b. Mâlik ise, onları inkar ve şirkleriyle ayıplardı. Hz. Peygamber'in hatîbi ise, Sâbit b. Kays b. Şemmâs idi.

22. Hz. Peygamber'in Yolculukta Şarkı Söyleyenleri

a) Abdullah b. Revâha. b) Enceşe. c) Âmir b. Ekva'. d) Amcası Seleme b. Ekva'. Sahîh-i Müslim'de, Allah Elçisi'nin güzel sesli, şarkı söyleyen bir deve sürücüsünün olduğu rivâyet edilmektedir. Hz. Peygamber ona: "Yavaş ol Enceşe! Cam kaseleri kırmayasın." buyurdu. Hz. Peygamber el-kavârîr kelimesiyle "kadınların zayıflığı"nı kastetmektedir.

23. Hz. Peygamber'in Silahları ve Eşyası

Hz. Muhammed'in dokuz kılıcı vardı. Bunlardan biri Zülfikâr isimli kılıçtı. Onu yanından hemen hiç ayırmazdı. Kabzası, kabzasının pervazesi, halkası, tepe kısmı, süs için olan halkaları ve kınının dilciği hep gümüştendi. Yedi zırhı, altı yayı, Fütak ve Zelûk isimli iki kalkanı, beş mızrağı, Neb'a isimli bir hançeri, Beyzâ isimli daha büyük bir başka mızrağı vardı. Bastona benzeyen bayramlarda önüne alarak yürüdüğü, önüne koyduğu küçük bir mızrağı daha vardı. Bu mızrağını namaz kıldığı tarafa diktiği sütre edinmişti. Yine bu mızrakla zaman zaman yürürdü.

Muvaşşah ve Mesbûğ adlarında iki demir miğferi vardı. Savaş esnasında giydiği üç cübbesi vardı. Savaşta yeşil ince ipekten bir cübbe giydiği de söylenmektedir. Siyah bir bayrağı vardı. Ebû Dâvûd'un Sünen'inde rivâyet edildiğine göre sahâbeden biri şöyle demiştir: "Resûlullah'ın bayrağını sarı olarak gördüm."

Allah Resûlü'nün beyaz sancakları vardı. Bazen bunlara siyah desenler verirdi. "Kin" adında büyük bir kıl çadırı vardı. Kendisiyle yürüdüğü, onunla (devsine) bindiği ve üzerinde iken devesinin önüne astığı ucu çengelli bir bastonu vardı.

Gümüş zincir takılmış bir kadeh ile cam bir kadehi vardı. Bir yağ şişesi, ayna, tarak, makas ve misvakını koyduğu orta büyüklükte bir sandığı, ayakları Hind ardıcından olan bir divanı ve dolgu maddesi lif olan deri bir yatağı vardı.

Dört kişinin aralarında taşıdığı dört halkası bulunan Gurâ adında büyük tas/kazan/bir yemek tepsisi, kilimi/halısı, gece içine küçük abdest bozduğu hurma ağacından yapılmış bir kabı vardı.

Allah Elçisi'nin yüz koyunu vardı. Bu sayıdan daha fazla olmasını istemezdi. Çobanı her ne zaman bir kuzu doğduğunu haber etse, yerine bir koyun keserdi. Bedir savaşında Ebû Cehil'in, burnunda gümüş bir halka bulunan ve attan hızlı giden bir devesini ganimet olarak ele geçirdi. Müşrikleri öfkelerinden çatlatmak için bu deveyi Hudeybiye günü birine hediye olarak verdi.

24. Hz. Peygamber'in Elbiseleri

Altına takke giydiği sarığı vardı. Ancak kimi zaman takkeyi sarıksız, kimi zaman da sarığı takkesiz giyerdi. Sarık sardığı zaman sarığını omuzlarının arasına sarkıtırdı. Nitekim Müslim Sahîh'inde Amr b. Hureys'in şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Resûlullah'ı minberde, başında iki ucunu omuzları arasına sarkıttığı siyah bir sarığı ile gördüm." Yine Müslim'de Câbir b. Abdullah'tan rivâyet edildiğine göre, Allah Elçisi, (Fetih günü) Mekke'ye başında siyah bir sarıkla girdi. Câbir'in rivâyet ettiği bu hadiste sarığın ucu zikredilmemiştir. Bu da, Hz. Peygamber'in sarığının ucunu daima omuzları arasına sarkıtmadığını göstermektedir. Hz. Peygamber'in Mekke'ye üzerinde savaş takımı ve başında miğferi ile girdiği, buna göre her yerde uygun olanı giydiği söylenebilir.

Hz. Muhammed en sevdiği giysi olan gömlek giymiştir. Gömleğin kolu bileğine kadardı. Cübbe, -kaftana benzer (ense tarafından yırtmaçlı bir elbise) olan gerrûc ve ferâce giymiştir. Ayrıca kaftan da giymiştir. Yolculukta yenleri dar bir cübbe giymiştir. İzâr (belden aşağı giyilen peştemale benzer giysi) ve ridâ (bedeni örten üsten giyilen şala benzer giysi) giymiştir.

Allah Resûlü, kırmızı hülle giymiştir. Hülle, izâr ve ridâdan oluşan takıma denir. Bu iki giyeceğe birlikte hülle denir. Hz. Peygamber'in hüllesinin, başka renk katışmamış sade kırmızı olduğunu sananlar yanılmışlardır. Kırmızı hülle, diğer Yemen bürdelerinde olduğu gibi siyahla karışık, kırmızı desenlerle dokunmuş iki Yemen bürdesinden oluşmaktaydı. Kırmızı çizgiler bulunduğundan dolayı bu adla tanınmaktadır. Yoksa sade kırmızı şiddetle yasaklanmıştır. Sahîh-i Buhârî'de rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber, kırmızı eğerin kullanılmasını yasakladı. Ebû Dâvûd'un Sünen'inde Abdullah b. Ömer'den rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygamber Abdullah'ın üzerinde usfurla boyalı bir rayta (düz desenli dikişsiz pelerine benzer giysi) gördü. "Üzerindeki bu rayta nedir?!" diye sordu. Beğenmediğini anladım. Ailemin yanına geldiğimde tandır yakıyorlardı, raytayı tandıra attım. Ertesi gün Hz. Peygamber'in yanına geldiğimde: "Abdullah, raytayı ne yaptın?" dedi. Yaktığımı söyledim. Bunun üzerine: "Hanımlarından birine giydirseydin ya! Zira onu kadınların giymesinde bir sakınca yoktur." buyurdu.

Siyah elbise giydi. İmam Ahmed ve Ebû Dâvûd'un rivâyet ettikleri gibi, ayrıca kenarlarına ince ipek çekilmiş kürk de giymiştir. Mest ve ayakkabı giyinmiş; yüzük takmıştır. Sahîh-i Müslim'de rivâyet edildiğine göre Hz. Ebû Bekir'in kızı Esmâ: "İşte bu, Allah Resûlü'nün cübbesidir." dedi ve arkasından ipek cepli ön ve arkasının aşağı kısmındaki yırtmaçları ipek olan İran hükümdarlarına has kalın şal cübbe çıkarttı. Ardından şöyle dedi: "Bu cübbe, vefatına kadar Hz. Aişe'nin yanında idi. O vefat edince ben aldım. Hz. Peygamber bunu giyerdi."

Gömleği pamuktan olup kısa boylu, kısa yenli idi. Heybe gibi sarkan yenli gömlekleri ne Hz. Muhammed ne de ashabından herhangi biri giydi! Zira bunlar, Resûlullah'ın sünnetine aykırıdır. Bu gibi elbiselerin giyiminin caizliği tartışmalıdır. Çünkü bunlar kibir cinsindendir. En çok beğendiği renk beyaz idi. O bu konuda şöyle buyurmaktadır: "Elbiselerinizin en hayırlısı beyaz olanıdır. Öyleyse beyaz giyinin ve ölülerinizi onunla kefenleyin."

Enes, üzerlerinde şal (tayâlise) bulunan bir grup insan gördü ve "Hayber yahudilerine ne kadar da benziyorlar!!" dedi.

Buradan hareketle, selef ve haleften bir kısım âlim, şal giyilmesini mekruh saymıştır. Zira Ebû Dâvûd'un ve Hâkim'in Müstedrek'te İbn Ömer'den rivâyet ettikleri bir hadiste Hz. Peygamber: "Kim bir topluluğa/kavme benzerse, o da onlardandır.", Tirmizî'nin rivâyet ettiği hadiste de: "Bizden başka bir kavme benzeyen bizden değildir." buyurmuştur.

Hz. Peygamber'in giyecekler konusundaki tutumu, kolayına geleni giyinme tarzındaydı. Bu yüzden bazen yünlü, bazen pamuklu, bazen de ketenli giyerdi.

Yeni bir elbise giyindiğinde adını belirterek şu duayı okurdu: "Allah'ım! Bu gömleği, yahut ridayı yahut ta sarığı Sen bana giydirdin. Hem onun hayırlı olmasını ve hem de yapıldığı amaçta hayırla kullanılmasını Senden dilerim. Yine hem onun şerrinden ve hem de kötü maksatla kullanılmasının şerrinden Sana sığınırım." Gömleğini giymeye sağından başlardı. Nesâî'nin Sünen'indeki bir rivâyete göre, Hz. Aişe Hz. Peygamber'e yünden bir hırka ördü. Peygamber onu giydi. Terleyip yünün kokusunu hissedince onu çıkardı. Güzel kokuyu severdi.

Ebû Dâvûd'un Sünen'indeki bir rivâyete göre İbn Abbas: "Allah Resûlü'nün üzerinde olabilecek en güzel bir hülle (takım elbise) gördüm." demiştir. Zahidlik ve kendini daha çok ibadete adama amacıyla Allah'ın mübah kıldığı giyeceklerden, yiyeceklerden ve kadınlardan/evlilikten uzak duranlar olduğu gibi, tam aksine, en güzel elbiseleri giyen, en leziz yemekleri yiyenler vardır. Bunlar, katı giyinme ve yemeyi kibir ve böbürlenme olarak görmemektedirler.

Her iki grubun tutum ve davranışı da Hz. Peygamber'in tutum ve davranışına aykırıdır. Bu nedenle seleften bazıları: "Eskiler, birinci sınıf (lüks) elbise ile âdî (indirimli) elbisenin iki meşhur türünü hoş görmezlerdi" demişlerdir. Sünen'de İbn Ömer'den gelen bir rivâyete göre Hz. Peygamber: "Kim şöhret elbisesi giyerse Allah ona kıyamet günü zillet elbisesi giydirir, sonra da onun içinde ateşe atılır." buyurmuştur. Buhârî ve Müslim'de rivayet edilen bir hadiste Hz. Muhammed şöyle buyurmaktadır: "Bir kimse çalım satarak eteklerini yerde sürürse, Allah kıyamet günü o kişinin yüzüne bakmayacaktır."

Aynı şekilde âdî elbise giymek de bir yerde kınanmış, bir yerde övülmüştür: Şöhret ve çalım satmak için olursa yerilmiş, tevazu ve alçak gönüllülükten giyinilmişse övülmüştür. Nitekim pahalı elbiseler giyinmek şayet kibir, böbürlenme ve çalım satmak içinse yerilmiş, güzelleşmek ve Allah'ın nimetini göstermek içinse övülmüştür.

Müslim'in Sahîh'inde geçen bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Kalbinde hardal tanesi ağırlığında kibir bulunan kimse cennete giremez. Kalbinde hardal tanesi ağırlığında iman bulunan kimse de cehenneme girmez." Bunun üzerine bir adam: "Ey Allah'ın Elçisi! Doğrusu ben, elbisemin ve ayakkabımın güzel olmasını severim. Bu da kibir midir?" diye sordu. Hz. Peygamber cevaben: "Hayır! Allah güzeldir ve güzelliği sever. Kibir ise, hakkı kabullenmemek ve insanları küçümsemektir." buyurdu.

Gazveler

1. Bedir Savaşı

Allah Resûlü'ne, Ebû Süfyân eşliğinde Şam'dan gelmekte olan Kureyş'e ait kervanın haberi ulaştı. Bu kervan, Mekke'den çıktığında aramaya gittikleri kervandı. Kervandakiler kırk kişi kadardı ve kervanda Kureyş'e ait pek çok mal vardı. Hz. Peygamber, bir kısım sahabeyi kervanı vurmak için görevlendirdi. O, yanlarında sadece iki atla birlikte, üç yüz on küsur adamın başında yola çıktı.

Yanlarında yetmiş develeri vardı, iki veya üç kişi bir deveye nöbetleşe biniyordu. Safrâ'ya yaklaştığında Besîs b. Amr el-Cühenî ile Adiy b. er-Re'bâ'yı kervanın durumunu gözetleyip araştırmaları için gönderdi.

Ebû Süfyân ise, Resûlullah'ın kendisine doğru geldiğini öğrenince Damdam b. Amr Ğıfârî'yi ücretle kiralayarak, kendisini Hz. Muhammed'den ve ashabından korumaları için Kureyş'ten kervana adam toplamak suretiyle yardım istemek için Mekke'ye gönderdi. Yardım talebi Mekkelilere ulaştığında aceleyle ayaklandılar ve hep birden savaş için yola koyuldular. Ebû Leheb dışında ileri gelenlerinden hiç kimse geri kalmamıştı. O da alacaklı olduğu bir adamı kendi yerine bedel tutmuştu. Çevrelerindeki Arap kabilelerinden de adam topladılar. Geride Adiyoğulları'ndan başka Kureyş'in kollarından başka hiçbiri kalmadı. Memleketlerinden Allah'ın buyurduğu gibi çıktılar: "Şımarıp böbürlenmek, insanlara gösteriş yapmak ve (insanları) Allah yolundan alıkoymak için yurtlarından çıkanlar gibi olmayın."

Kureyş'in geldiğini haber alan Resûlullah, ashabıyla istişâre etti. Muhacirler konuştular ve güzel şeyler söylediler. Sonra onlarla ikinci kez istişâre etti, muhacirler yine konuştular ve güzel şeyler söylediler. Sonra onlarla üçüncü kez istişâre etti. Ensâr, Allah Resûlü'nün kendilerinin görüşünü almak istediğini anladı. Sa'd b. Muâz davrandı kalktı ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resûlü! Sanki bize üstü kapalı bir şeyler söyler gibisin."

Hz. Peygamber, gerçekten de onları kastediyordu; zira ensâr, Resûlullah'a onu kendi şehirlerinde başına gelecek kötülüklerden korumak üzere biat etmişlerdi. Savaşa çıkmaya niyetlendiğinde Hz. Peygamber, ne düşündüklerini öğrenmek için onlarla istişâre etmişti. Sa'd sözlerine şöyle devam etti: Belki de sen, ensârın sana, ancak kendi şehirlerinde yardım etmekle yükümlü oldukları görüşünde olmalarından korkuyorsun. Ben ensâr adına konuşuyorum ve onlar adına cevap veriyorum: İstediğin yere git, istediğin kişiyle ilişki kur, istediğin kişiyle ilişkini kes, mallarımızdan dilediğini al, dilediğini ver, bizden aldığın, bize bıraktığından bize göre daha sevimlidir. Emrettiğin bir hususta bizim işimiz sana tâbî olmaktır. Vallahi, Berkü'l-Ğamedân'a kadar gitsen bile seninle birlikte geleceğiz. Vallahi, bizden şu denize dalmamızı istesen, seninle birlikte dalarız.

Mikdâd, Allah Resûlü'ne, Hz. Musa'nın kavminin Hz. Musa'ya: "Sen ve Rabbin gidin (onlarla) savaşın. Biz burada oturacağız." dedikleri gibi demeyeceğiz; aksine biz senin sağında, solunda, önünde ve arkanda savaşacağız, dedi. Bunun üzerine Resûlullah'ın yüzü güldü ve ashabından duyduğu sözlerle sevindi ve: "Yürüyünüz ve müjdeleyiniz; zira Allah bana iki topluluktan birini vaat etti. Şüphesiz ben Kureyşlilerin nerede öleceklerini görüyorum." dedi.

Bu arada Ebû Süfyân hareket ederek deniz kıyısına varmıştı. Kendisinin kurtulduğunu ve kervanı da kurtardığını görünce, Kureyş'e: "Geri dönünüz; çünkü siz sadece kervanınızı kurtarmak için yola çıkmıştınız." diye mektup yazdı. Haber Kureyş'e Cuhfe'de bulundukları sırada ulaştı. Dönmeyi düşündüler, bunun üzerine Ebû Cehil: Vallahi, Bedir'e varıncaya kadar dönmeyiz. Orada otururuz, bizimle gelen Araplara yemek yediririz. Böylece bundan sonra Araplar bizden korkarlar, dedi.

Ahnes b. Şerîk, onlara dönmeyi teklif etti; karşı çıktılar. Ahnes ve Zühreoğulları geri döndüler. Zühreoğulları'ndan hiçbir kimse Bedir Savaşı'nda bulunmadı. Daha sonra Zühreoğulları Ahnes'in bu kararına çok sevindiler; Ahnes, onlar arasında itaat ve saygı görmeye devam etti. Hâşimoğulları da dönmek istediler, fakat Ebû Cehil onların bu isteklerine şiddetle karşı çıktı ve: Dönünceye kadar bizim bu birliğimizden ayrılmayın, dedi. Bunun üzerine hep birlikte ilerlediler.

Hz. Peygamber de ilerledi ve akşamüzeri Bedir kuyularına en yakın suyun kenarında konakladı ve: "Bana konuşlanacağım yer hakkında görüşlerinizi belirtin." dedi. Habbab b. Münzir: Ey Allah'ın Elçisi! Ben Bedir'i ve kuyularını bilirim. Eğer istersen, bizim bildiğimiz bol ve tatlı sulu kuyulara kadar gidelim, orada konuşlanalım ve oraya varmada düşmandan önce davranalım, sonra da onun dışındaki diğer kuyuları kapatalım, dedi.

Müşrikler de suya bir an önce varmak için süratle hareket ediyorlardı.

Hz. Peygamber, Hz. Ali, Sa'd ve Zübeyr'i haber getirmeleri için Bedir'e yolladı. Onlar da Kureyşli iki köle getirdiler. Resûlullah onlara:

-Kureyş nerededir? diye sordu. Onlar:

-Şu kum tepesinin arkasında.

-Kaç kişiler?

-Bilgimiz yok.

-Her gün kaç hayvan kesiyorlar?

-Bir gün on, bir gün dokuz. Hz. Peygamber:

-Öyleyse bunlar 900 ila 1000 kişi kadardır, dedi.

Yüce Allah o gece, bir yağmur yağdırdı ki müşriklere iri taneli ve şiddetli bir şekilde yağıp onları ilerlemekten alıkoyarken; müslümanlar üzerine hafifçe yağdı. Allah bu yağmurla müslümanları temizledi, onlardan şeytanın pisliğini/vesvesesini giderdi, toprağı düzeltti, kumu sertleştirdi, ayaklar yere sağlam bastı, konuşlanacak yeri yayıp hazırladı ve gönüllerini birbirine bağladı. Resûlullah ve ashabı suya daha önce kavuştular ve gece yarısı su kenarına indiler, havuzlar yaptılar. Sonra bu havuzların dışındaki kuyuları kapattılar. Resûlullah ve ashabı havuz kenarında konuşlandılar. Hz. Peygamber için orada savaş alanını kontrol edebileceği bir tepe üzerinde gölgelik kuruldu. Resûlullah savaşın yapılacağı alana yürüdü ve: "Burası falanın öleceği yer", "Şurası filanın öleceği yerdir, inşallah" diye işaret etmeye başladı. Söz ettiklerinden hiçbiri O'nun işaret ettiği yerden ileri gidemedi.

Müşrikler meydana çıkıp, iki taraf birbirini görünce Resûlullah şöyle buyurdu: "Allah'ım! İşte Kureyşliler, kibirleriyle ve gururlarıyla geliyorlar. Sana meydan okuyarak ve Resûlünü yalanlayarak geliyorlar." Namaz kıldı ve ellerini kaldırıp Rabbinden zafer nasip etmesini dileyerek şöyle dua etti: "Allah'ım! Bana vaat ettiklerini yerine getir. Allah'ım! Verdiğin sözü ve vadini yerine getirmeni istiyorum." Arkasında durmakta olan Hz. Ebû Bekir: Ey Allah'ın Resûlü! Müjdele artık. Allah'a yemin ederim ki Allah sana vaat ettiklerini mutlaka yerine getirecektir. Müslümanlar da Allah'tan zafer ve yardım istediler, O'na içtenlikle bağlandılar ve gönülden yalvardılar. Bunun üzerine Allah meleklerine şöyle vahyetti: "Ben sizinle beraberim. İman edenlere sebat verin. Ben kâfirlerin kalplerine korku salacağım." Resûlüne de: "Ben size ardı ardına bin melekle yardım ediyorum." diye vahyetti. Ayetteki "mürdifîn=ardı ardına" kelimesindeki 'dal' harfi hem kesreli olarak ve hem de üstünlü olarak okunmuştur. Denildi ki: Melekler size tâbîdirler, anlamındadır. Yine denildi ki: Onlar bir kez gelmeyip, birbirini izleyerek peşi sıra gelirler, anlamındadır.

Resûlullah geceyi oradaki bir ağacın dibinde namaz kılarak geçirdi. Hicretin ikinci yılının Ramazan ayının on yedisine rastlayan cuma gecesiydi. Sabah olunca Kureyş tabur halinde geldiler. İki grup da saf bağladı; sonra savaş başladı. Allah Resûlü safları düzeltti. Daha sonra kendisi ve Ebû Bekir gölgeliğe döndü. Sa'd b. Muâz, ensârdan bir topluluğun başında gölgeliğin kapısında Resûlullah'ı korumak için durdu. Sonra savaş başladı, çarpışma şiddetlendi. Hz. Peygamber de dua etmeye, yalvarıp yakarmaya ve Rabbinden istekte bulunmaya başladı. Hatta ridası omuzlarından düştü. Hz. Ebû Bekir onu alıp tekrar omuzlarına koydu ve: Rabbine bu kadar dua etmen yeter. O mutlaka sana vaat ettiğini yerine getirecektir, dedi. Resûlullah hafif bir şekilde uyukladı; savaş halindeki müslüman topluluğu da uyukladı. Sonra Resûlullah başını kaldırarak: "Müjdele, ey Ebû Bekir! İşte Cebrâil, atının dizginlerini tutmuş/tozu dumana katmış geliyor!" buyurdu. Ve yardım geldi; Allah ordusunu gönderdi; Resûlünü ve müminleri destekledi. Müşriklerin ileri gelenlerini ya esir ya da ölü olarak onlara bağışladı; onlardan yetmiş kişiyi öldürdüler ve yetmiş kişiyi de esir aldılar.

Savaş durup müşrikler hezimete uğramış olarak kaçtığında Resûlullah: "Ebû Cehil'in ne yaptığını bize kim haber verecek?" dedi. Hemen Abdullah b. Mesûd gitti ve Ebû Cehil'i Afrâ hanımının iki oğlu tarafından vurulmuş ve ölmek üzere iken buldu. Sakalını tutup:

-Ebû Cehil sen misin? dedi. O:

-Bugün savaşı kim kazandı? diye sordu.

Abdullah b. Mesud:

-Allah ve Resûlü. Allah seni rezil etti mi, ey Allah'ın düşmanı?! dedi. Ebû Cehil:

-Kendi kavminin öldürdüğü adamdan daha üstünü var mıdır? dedi. Abdullah b. Mesud onu öldürdü, sonra onu Resûlullah'a getirip:

-Onu öldürdüm, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

-Allahüllezî lâ ilâhe illâ hû. Yani, O öyle Allah ki, O'ndan başka hiçbir ilah yoktur, buyurdu ve bu sözü üç kez yineledi.

Daha sonra Allah Resûlü: "Allahu Ekber. Elhamdülillahillezî sadaqa va'dehû ve nesara abdehû ve hezeme'l-ahzâbe vahdehû. Yani, Allah en büyüktür! Sözünü yerine getiren, kuluna yardım eden, grupları/toplulukları tek başına hezimete uğratan Allah'a hamd olsun. Yürü, onu bana göster." buyurdu. (Onu görünce): "İşte bu, bu ümmetin Firavunu'dur." dedi.

Savaş bitince Hz. Peygamber, Allah'ın kendisine lutfettiği zafer ve beraberinde esirler ve ganimetlerle gözü aydın olarak Bedir'den ayrıldı. Safrâ'ya gelince ganimetleri paylaştırdı. Ve Medine'ye desteklenmiş ve muzaffer olarak girdi. Bütün düşmanları ondan korktu. Medinelilerin büyük bir kısmı müslüman oldu. Münafık Abdullah b. Übeyy işte o zaman zahiren İslâm'a girmişti.

Bedir savaşına katılan müslümanların tamamı üç yüz on küsurdu. Savaş çağrısı ansızın geldi. Onların niyeti düşmanla karşılaşmak değildi ve bu yüzden savaş için hazırlık yapmamışlardı. Fakat Allah Teâlâ, sözleşip buluşmadıklarına rağmen onlarla düşmanlarını karşılaştırdı. Müslümanlardan o gün on dört kişi şehid oldu. Resûlullah Bedir savaşına ve esirlerine ilişkin işleri Şevval ayı içerisinde bitirdi. Bedir savaşı ile ilgili kıssa, Enfâl sûresinde anlatılmaktadır.

2. Uhud Savaşı

Yüce Allah, Kureyş'in ileri gelenlerini Bedir'de öldürüp benzerini tatmadıkları bir belaya uğratınca Ebû Süfyân b. Harb, Kureyş'in ileri gelenlerinin başvurması üzerine başkan oldu. O, (Mekkelileri) Hz. Peygamber'e ve müslümanlara karşı kışkırtmaya başladı. Kureyş'ten, müttefiklerinden ve Ehâbiş kabilesinden yaklaşık üç bin asker topladı. Erkeklerin savaştan kaçmamalarını sağlamak ve kendilerinden güç almak için kadınlarını da yanlarına aldılar. Sonra orduyu Medine'ye doğru getirip Uhud dağına yakın "Ayneyn" denilen bir yerde konuşlandılar. Bu olay hicretin üçüncü yılının Şevval ayında oluyordu/idi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber, onlara karşı yola çıkma ya da Medine'de kalma konusunu ashabıyla istişare etti. Kendi görüşü Medine'den çıkmayıp orada savunma durumu alınması, şayet müşrikler Medine'ye girerlerse onlarla, müslüman erkeklerin sokak başlarında, kadınların ise damların üstünde savaşması şeklindeydi. Bu görüşe Abdullah b. Übey katıldı. Fakat Bedir savaşına katılamayan sahabenin önde gelenlerinden bir grup, Hz. Peygamber'e şehir dışına çıkma yönünde görüş belirttiler. Allah Resûlü kalktı, evine gitti ve zırhını giydi. Hz. Peygamber, 1000 kadar sahabenin başında sefere çıktı. Medine'de kalanlara namaz kıldırması için İbn Ümmü Mektûm'u vekil bıraktı. cuma günü sefere çıktı.

Medine ile Uhud arasında bulunan Şavt'a vardıklarında Abdullah b. Übey, askerin üçte biri ile ayrılarak: "Bana muhalefet ediyor ve benden başkasını dinliyorsun." dedi. Abdullah b. Amr b. Hüzâm onları kınayarak ve caydırmaya çalışarak peşlerinden gitti ve: "Gelin! Allah yolunda ya savaşın ya da savunmada bulunun!" dedi. "Savaşacağınızı bilseydik dönmezdik." dediler. Abdullah b. Amr onları takipten vazgeçti ve kendilerine küfretti. Ensârdan bir grup Hz. Peygamber'e anlaşmalıları olan yahudilerden yardım istemeyi teklif etti, fakat Resûlullah bunu reddetti.

Resûlullah Uhud'a varıp vadinin ağzındaki Şi'b mevkiine kadar yoluna devam etti. Uhud dağını arkasına aldı. Ashabına, kendilerine emredinceye kadar savaşmalarını yasakladı. Cumartesi günü olunca aralarında 50 atlının bulunduğu 700 kişinin başında savaşa hazırlandı. Okçuların başına -ki elli kişiydiler- Abdullah b. Cübeyr'i koyup, yırtıcı kuşların askeri kapıp götürdüğünü görseler bile yerlerinde durmalarını ve orayı asla terk etmemelerini emretti. Bu okçular ordunun arkasında konuşlanmışlardı. Onlara, müslümanları arkadan çevirmemeleri için müşrikleri okla püskürtmelerini emretti.

Hz. Peygamber o gün iki zırhını iç içe giyerek ortaya çıktı. Bayrağı Mus'ab b. Umeyr'e verdi. O gün gençlerin kendisine gösterilmesini istedi ve savaşamayacak derecede küçük gördüğü gençleri geri çevirdi. Abdullah b. Ömer, Üsâme b. Zeyd, Zeyd b. Sâbit, Üseyd b. Zahîr, Berâ b. Âzib, Zeyd b. Erkam, Arâbe b. Evs ve Amr b. Hüzâm bunlardandı. Savaşabilecek seviyede gördüklerine ise savaşmalarına izin verdi. On beş yaşlarında olan Semüre b. Cündeb ve Râfi' b. Hudeyc/Haîc bunlardandı.

Kureyşliler de savaşa hazırlandılar. Aralarında, 200 atlının bulunduğu 3000 kişiydiler. Sağ kanadı Hâlid b. Velid'in, sol kanadı İkrime b. Ebû Cehil'in komutasına verdiler. Resûlullah kılıcını Ebû Dücâne Simâk b. Hareşe'ye verdi. Ebû Dücâne, savaşta şimşek gibi hareket eden cesur bir kahramandı. Daha sonra müslümanlar şiddetli bir şekilde savaştılar.

O gün müslümanların parolası: "Öldür!" idi. Günün başında üstünlük müslümanların lehine, kâfirlerin aleyhine idi. Allah düşmanları bozguna uğrayıp öylesine geri dönüp kaçtılar ki kadınlarının yanına vardılar. Okçular, onların yenilgisini görünce, Resûlullah'ın korumalarını emir buyurduğu mevziilerini terk ettiler ve: "Arkadaşlar! Haydi ganimete, ganimete!" demeye başladılar. Komutanlarının, Resûlullah'ın sözünü hatırlatmasına rağmen onu dinlemediler. Müşriklerin geri dönmeyeceğini zannederek ganimet toplamaya gittiler ve geçidi boşalttılar.

Derken müşrik atlıları geri döndüler ve geçidi boş buldular; zira okçular yerlerinde değildi. Hemen geçitten geçtiler ve müslümanları arkadan çevirmeye imkan bulup kuşattılar. Allah Teâlâ, müslümanlardan ikram edeceğine şehitliği ikram etti ki bunlar 70 kişiydiler. Sahâbe geri çekildi.

Müşrikler Resûlullah'ın yanına kadar geldiler; yüzünü yaraladılar, alt çenesinin sağ tarafındaki küçük azı dişini kırdılar, başındaki miğferini parçaladılar; ona taş attılar. Nihayet fâsık Ebû Âmir'in müslümanlara tuzak kurmak için kazdığı çukurlardan birine yanı üzere düştü. Hz. Ali elini tuttu. Talha b. Ubeydullah kucaklayıp bağrına bastı (vücudunu ona siper etti). Mus'ab b. Umeyr önünde öldürüldü. Bayrağı Hz. Ali'ye verdi. Miğfer halkalarından ikisi yüzüne batmıştı. Bunları Ebû Ubeyde b. Cerrâh çıkarttı. Öyle asıldı ki, Resûlullah'ın yüzündeki o iki halkayı ısırmasının şiddetinden alt ve üst çenesinin ikişer ön dişi söküldü. Ebû Saîd el-Hudrî'nin babası Mâlik b. Sinân, elmacık kemiğinin üstündeki (yaradan sızan) kanı emdi. Müşrikler onu fark etmişlerdi. Allah'ın kendileri ile O'nun arasında engel olmamasını istiyorlardı. Müslümanlardan on kadarı öldürülünceye kadar O'na siper oldular! Sonra Talha müşriklere, Resûlullah'tan uzaklaştırıncaya kadar kılıç salladı. Ebû Dücâne (yüzünü Hz. Peygamber'e dönerek) sırtını siper etti; oklar sırtına saplanıyor fakat o hiç kıpırdamıyordu!! Şeytan en yüksek sesiyle: "Muhammed öldürüldü." diye bağırdı. Bu haber müslümanlardan çoğunun gönlüne düşünce, birçoğu kaçtı. (Halbuki Allah'ın emri kesinleşmiş bir hükümdür.)

Enes b. Nadr, silahlarını atmış bir grup müslümana rastladı:

-Ne bekliyorsunuz? dedi. Onlar:

-Resûlullah öldürüldü, dediler.

-Onsuz bir hayatta ne yapacaksınız? Kalkın ve onun öldüğü şey uğruna ölün! dedi. Sonra düşmana doğru yöneldi. Sa'd b. Muâz'a rastlayınca:

-Ey Sa'd! Uhud dağının yanında cennet kokusunu duyuyorum, dedi; sonra öldürülünceye kadar savaştı. Vücudunda yetmiş darbe izi bulundu. O gün Abdurrahman b. Avf da yaklaşık yirmi yara almıştı.

Resûlullah müslümanlara doğru ilerledi. O'nu miğferi altında ilk tanıyan Ka'b b. Mâlik oldu. Hemen en yüksek sesiyle: "Müslümanlar! Müjdeler olsun! İşte Allah'ın Resûlü!" diye bağırdı. Hz. Muhammed eliyle ona susmasını işaret etti. Müslümanlar hemen yanında toplandılar. Kendisiyle birlikte daha önce konuşlandıkları Şi'b mevkiine doğru gittiler. Bunlar arasında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Hâris b. Sımme el-Ensârî ve başka sahabiler de vardı. Dağa tırmanmaya başladıklarında, "Avd" denilen atına binmiş Übey b. Halef, Resûlullah'a yetişti. O Mekke'de iken atını besler ve: "Muhammed'i bunun üzerinde öldüreceğim." derdi. Resûlullah'a yaklaşınca, Hz. Peygamber Hâris b. Sımme'den mızrağını aldı ve onunla Übey'i yaraladı. Darbe köprücük kemiğine denk gelmişti; perişan bir halde geri döndü. Bu yaradan öleceğini kesin olarak anladı. Nitekim Mekke'ye dönüşü sırasında yolda "Serif" denilen yerde öldü.

Hz. Peygamber oradaki büyük bir kayanın üzerine çıkmak istedi fakat yapamadı. Talha çöktü, Resûlullah da onun sırtına basarak kayaya çıktı. Namaz vakti gelmişti. Onlara oturarak namaz kıldırdı. Resûlullah o gün ensâr bayrağı altında durdu.

Müslümanlar müşriklerin bayraktarını öldürdüler. Bayraklarını Amra bt. Alkame el-Hârisiyye isimli kadın yerden kaldırdı ve bayrak etrafında toplandılar. Ümmü Umâre -Nesibe bt. Ka'b el-Mâziniyye- çok çetin bir biçimde savaştı. Amr b. Kamie'ye darbe üstüne darbe vurdu, ancak onu üzerindeki iki zırhı korudu. Bu kez Amr, ona kılıçla vurdu ve omzundan ağır bir şekilde yaraladı.

Savaş bitince Ebû Süfyân dağa çıkıp seslendi:

-Muhammed aranızda mı?. Oradakiler cevap vermediler. Tekrar sordu:

-Ebû Kuhâfe'nin oğlu (Ebû Bekir) aranızda mı? Yine cevap vermediler. Bu sefer:

-Ömer b. Hattâb aranızda mı? diye sordu; yine cevap vermediler. Ebû Süfyân'ın kendisi ve kavmi, İslâm'ı ayakta tutanların bu üç şahsiyet olduğunu bildikleri için yalnızca bu üçünü sordu. Sonra:

-Bunları öldürdüysek, size bu kadarı yeter. dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer:

-Ey Allah'ın düşmanı! Adını saydıkların hayattadır. Yüce Allah sana kötülüğü dokunacak olanı sağ bıraktı, demekten kendini alamadı. Ebû Süfyân:

-En büyük Hübel! dedi. Hz. Peygamber: 'Cevap vermiyor musunuz?!' buyurdu. Ashab:

-Ne diyelim? dediler. Allah Resûlü:

-Allah en büyüktür, en yücedir! deyin buyurdu. Sonra Ebû Süfyân:

-Bizim Uzzâ'mız var, sizin Uzzâ'nız yok! dedi. Hz. Peygamber:

-Cevap vermiyor musunuz?! buyurdu. Ashab:

-Ne diyelim? dediler. Allah Resûlü:

-Allah bizim mevlâmızdır, sizin mevlânız yok, deyin, buyurdu. Sonra Ebû Süfyân:

-Bugün Bedir'e karşılık bir gündür. Savaş dönüşümlüdür, dedi. Hz. Ömer buna şöyle cevap verdi:

-Hayır, eşit değiliz; çünkü bizim ölülerimiz cennette, sizin ölüleriniz ise cehennemdedir."

İbn Abbas: "Allah Elçisi Uhud savaşında yardım olunduğu gibi hiçbir yerde yardım olunmadı!" dedi. Onun bu görüşünü inkar ettiler. Bunun üzerine: "Benimle inkar eden arasında Allah'ın kitabı hakemdir; zira Allah'ın kitabı şöyle demektedir: "Andolsun, Allah, izniyle onları (müşrikleri) kırıp geçirdiğiniz sırada size olan vaadini gerçekleştirdi." Ayetteki "el-hass" kelimesi öldürmek anlamındadır. Savaş, günün başında müşriklerden yedi veya dokuz kişi öldürülünceye kadar Resûlullah'ın ve ashabının lehinde idi." dedi ve hadisi zikretti. Allah Teâlâ, Bedir ve Uhud savaşlarında kendisinden bir güvenlik olarak müslümanların üzerine bir uyuklama indirdi. Savaşta ve korku anındaki uyuklama Allah'tan olan emniyete delildir; fakat namaz, zikir ve ilim meclislerindeki uyuklama ise şeytandandır.

Buhârî ve Müslim'de Ebû Hâzim'den rivâyet edildiğine göre, kendisine Resûlullah'ın yarasını sormaları üzerine şöyle anlattı: "Vallahi, ben Resûlullah'ın yarasını kimin yıkadığını, suyu kimin döktüğünü ve ne ile tedavi edildiğini bilirim. Kızı Fâtıma yarasını temizliyor, Ali b. Ebû Tâlib de suyu döküyordu. Hz. Fâtıma suyun kanı fazlalaştırdığını görünce, bir hasır parçası alıp o parçayı yaktı ve yaraya sürdü; kan da dindi.

Sahîh-i Buhârî'de: "Resûlullah'ın azı dişi kırılmış, başı yarılmış ve kan akmaya başlamıştı. Hz. Peygamber: "Kendilerini hidâyete çağırdığı halde peygamberlerini yaralayan ve dişini kıran bir topluluk nasıl kurtulabilir?!" diyordu. Bunun üzerine Allah: "Bu işte senin yapacağın bir şey yoktur. Allah, ya tövbelerini kabul edip onları affeder, ya da zalim olduklarından dolayı onlara azap eder." âyetini indirdi.

Müslümanlar bozguna uğradığında Enes b. Nadr hiç bozulmadı ve: "Allah'ım! Şunların (müslümanların) yaptıklarından dolayı Senden özür dilerim, şunların (müşriklerin) yaptıklarından da Sana sığınırım." dedi. Huzeyfe babasına baktı. Müslümanlar onu (babasını) müşriklerden zannederek öldürmek istiyorlardı. Huzeyfe: "Ey Allah'ın kulları! Babam…!" dedi. Sözünü anlamayıp babasını öldürdüler. Huzeyfe: "Allah sizi bağışlasın!" dedi. Resûlullah diyetini vermek istedi. Huzeyfe: "Onun diyetini müslümanlara tasadduk ettim." diye cevap verdi. Böylece Huzeyfe'nin Hz. Peygamber'in gözündeki değeri daha da arttı.

Zeyd b. Sâbit anlatıyor: Resûlullah, Uhud savaşında beni, Sa'd b. Rebî'yi aramak için gönderdi ve buyurdu: "Onu görürsen, selamımı söyle ve ona: Allah Elçisi kendini nasıl buluyorsun? diye soruyor, de!" Zeyd: "Ölüler arasında dolaşmaya başladım. Nihayet yetmiş mızrak, kılıç ve ok yarası almış bir halde son nefesinde iken yanına vardım." dedi. Zeyd: "Ey Sa'd! Resûlullah'ın sana selamı var. Buyuruyor ki: "Bana haber ver, kendini nasıl buluyorsun?" dedi. Sa'd: "Allah'ın selamı Resûlullah'ın da üzerine olsun. O'na şöyle de: "Ey Allah'ın Resûlü! Cennetin kokusunu alıyorum. Ensâra da şöyle söyle: "Gözünüz gördükçe (sağ olduğunuz sürece) Allah Elçisi'ne karşı içtenlikle davranırsanız, Allah'a özür beyan etmek zorunda kalmazsınız." Dedi ve ruhunu teslim etti.

Muhacirlerden biri, ensârdan birine kana boyanmış bir vaziyette rastladı ve: "Ey Falan! Muhammed'in öldürüldüğünü duydun mu?" diye sordu. Ensârlı dedi ki: "Muhammed öldürülmüşse, o tebliğ görevini hakkıyla yerine getirdi. Siz de dininiz uğruna savaşın! Bunun üzerine Allah şu âyeti indirdi: "Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim gerisin geriye dönerse, Allah'a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır."

Zührî ve başkaları: "Uhud günü, bela ve imtihan günüydü. Allah Teâlâ, bu savaşla inananları imtihan etti; inkarını gizleyip diliyle müslüman olduğunu söyleyen münafıkları ortaya çıkardı. Yüce Allah, o gün dostlarından şehitlik ikram etmek istediklerine ikramda bulundu. Uhud savaşı ile ilgili inen âyetlerden 61'i Al-i İmrân sûresindedir. Olayın başı "Hani sen inananları (Uhud'da) savaş mevziilerine yerleştirmek için, sabah erken ailenden (evinden) ayrılmıştın." âyeti ile başlayıp hikayenin sonuna kadar devam etmektedir.

Bu Savaştan Çıkarılan Bazı Hikmetler

1) Allah Teâlâ müslümanlara itaatsizliklerinin, gevşekliklerinin ve birbirlerine düşmelerinin kötü sonucunu bildirmiş ve uğradıkları belanın sadece bu kötülükleri sebebiyle olduğunu şöylece haber vermiştir: "Andolsun, Allah, izniyle onları (müşrikleri) kırıp geçirdiğiniz sırada size olan vaadini gerçekleştirdi. Nihayet sevdiğiniz şeyi (zaferi) size gösterdikten sonra, zaaf gösterdiniz. (Peygamberin verdiği) emir konusunda tartıştınız ve emre karşı geldiniz. İçinizden dünyayı isteyenler de vardır, âhireti isteyenler de. Sonra sizi denemek için onlardan yüzünüzü çevirdi. (Kaçıp hezimete uğradınız. Buna rağmen) sizi bağışladı." Peygamber'e isyanlarının, çekişmelerinin ve gevşemelerinin sonucunu görünce, bundan sonra çok hazırlıklı, uyanık ve Allah'ın yardımsız bırakmasına sebep olacak şeylerden daha bir sakınır oldular.

2) Allah'ın, peygamberleri ve onlara uyanlar hakkındaki sünneti, (düşmanlarıyla savaşta) birinde onların, diğerinde de düşmanlarının galip gelmesi şeklindedir. Fakat sonuç her zaman peygamberlerin ve onlara uyanların lehine olmuştur. Zira, daima galip gelseler peygamberlerle beraber hem inananlar hem de daha başkaları savaşa girerlerdi. Dolayısıyla sadık insan, diğerlerinden ayırt edilemezdi. Tersine, devamlı yenilmiş olsalardı, peygamberlik ve elçi göndermenin maksadı hasıl olmazdı. Allah'ın hikmeti her iki iş (zafer ve yenilgi) arasını birleştirir: Peygamberlere hak inançtan ve onların getirdikleri şeylerden dolayı uyan ve itaat eden kimseler ile onlara, özellikle zafer ve galibiyetlerinden ötürü uyanlar birbirlerinden ayrılmış olurlar.

3) Sadık mümin yalancı münafıktan ayrılır. Çünkü inananlara Allah Bedir savaşında düşmanlarına üstün kılıp şöhretleri yayılınca, içten onlarla birlik olmayan bir kısım kimseler, dış görünüş itibariyle onlarla beraber İslâm'a girmişti. Allah'ın hikmeti, kullarına müminle münafığı birbirinden ayıracak bir imtihanı sebep kılmayı gerektirdi. Nitekim münafıklar bu savaşta baş kaldırıp gizlediklerini söylediler, sırları ortaya çıktı. İma ettikleri husus açıklığa kavuştu. Böylece müminler, bizzat kendi evlerinde düşmanları olduğunu anladılar, onlara karşı hazırlandılar ve onlardan sakındılar. Bu hususa Allah şöyle işaret etmektedir: "Allah, pisi temizden ayırıncaya kadar inananları içinde bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir. Allah size gaybı bildirecek de değildir."

4) Şayet Yüce Allah, müminlere devamlı yardım etse ve her yerde düşmanlarına karşı zafer kazandırsaydı, inananların nefisleri azar ve kibirlenirdi. Şayet Allah, onlara daima zafer lutfetseydi, bolca rızık verdiği kimseler nasıl olacaklarsa öyle olurlardı. Halbuki O'nun kullarını ancak sevinç ve sıkıntı, güçlük ve rahatlık, darlık ve bolluk ıslah eder. O, kullarının işlerini hikmetine yaraşır biçimde düzenleyendir.

5) Allah Teâlâ, kullarından şehitler edinmeyi sever. Düşmanları helak etmek için sebepler yaratır. Yüce Allah bunu şöyle ifade etmektedir: "Sakın gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman etmişseniz en üstün sizlersiniz. Eğer siz (Uhud'da) bir yara aldıysanız, (size düşman olan) topluluk da (Bedir'de) benzeri bir yara almıştı. Böylece Biz, Allah'ın, sizden iman edenleri ortaya çıkarması ve sizden şehidler/şâhitler edinmesi için bu günleri bazen lehlerine bazen de aleyhlerine olarak insanlar arasında döndürür dururuz. Allah, zâlimleri sevmez. Bir de Allah, iman edenleri günahlardan arındırmak ve inkar edenleri mahvetmek için böyle yapar."

Allah Teâlâ müminlerin, cihâd etmeksizin ve düşmanın eziyetlerine sabretmeksizin cennete gireceklerine dair hesaplarını ve zanlarını reddetti: "Yoksa siz; Allah, içinizden cihâd edenleri (sınayıp) ayırt etmeden ve yine sabredenleri (sınayıp) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?" Yani, sizden böyle bir şey ortaya çıkmadı ki, Allah onu bilsin. Çünkü böyle bir şey gerçekleşirse Allah onu muhakkak bilir ve buna karşılık sizi cennetle mükafatlandırır. Mükafat, sırf bilgiye göre değil, bilinen vakıaya göredir. Zira Allah kula, kendisinin bilgisi olan şey gerçekleşmeksizin, sırf ilmine dayanarak karşılık (mükafat veya ceza) vermez.

Sonra Allah Teâlâ, temenni edip kavuşmayı arzuladıkları bir işten bozguna uğramalarından dolayı azarlayarak şöyle buyurmaktadır: "Andolsun, siz ölümle karşılaşmadan önce onu temenni ediyordunuz. İşte onu gördünüz, ama bakıp duruyorsunuz."

6) Uhud savaşı, Resûlullah'ın vefatı öncesinde bir başlangıç olmuştur. Allah Resûlü'nün ölmesi veya öldürülmesi durumunda, eski dinlerine tekrar dönmelerinden dolayı azarlayarak haber verdi. Halbuki onlara gerekli olan, Allah'ın dini ve tevhidi üzere sabit kalmaları ve bu uğurda ölmeleri veya öldürülmeleridir. Çünkü onlar, Muhammed'in Rabbine ibadet etmektedirler; O, hiç ölmeyecek olan diridir. Hz. Muhammed, onlara baki kalmak için peygamber olarak gönderilmemiştir. Ne Muhammed ne de onlar baki kalacaktır. Aksine İslâm ve tevhîd üzere ölmelidirler. Zira ölüm Muhammed için de geçerlidir: "Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim gerisin geriye dönerse, Allah'a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır."

Şükredenler ise, nimetin değerini bilen, ölünceye veya öldürülünceye kadar bu nimet üzere sebat edenlerdir. Bu kınamanın etkisi ve bu hitap tarzının hükmü/sonucu, Hz. Muhammed'in vefat ettiği gün kendisini gösterdi. Eski dinlerine dönenler (mürted) oldu, fakat şükredenler dinlerinde sebat etti. Bunun üzerine Allah da onlara yardım etti, onları yüceltti, düşmanlarına karşı muzaffer kıldı ve sonucu da onların lehine çevirdi.

Sonra Allah Teâlâ, her canlı için tamamlayacağı ve sonunda kavuşacağı bir ecel belirlediğini haber verdi. İnsanların hepsi, sebepleri farklı olsa da bir kaynak olarak ölüm havuzuna gelecekler, sonra kıyamet durağından çeşitli kaynaklara gitmek üzere ayrılacaklar; bir kısmı cennete bir kısmı da cehenneme gideceklerdir.

Sonra Allah Teâlâ, peygamberlerinden büyük bir topluluğun ve kendileriyle birlikte onlara tâbiî olanların pek çoğunun öldürüldüğünü, ama sağ kalanların Allah yolunda başlarına gelen belalar karşısında gevşemediklerini, zayıflayıp yılmadıklarını ve boyun eğmediklerini haber verdi. Bu kimselerin savaş sırasında da gevşemediklerini, yılmadıklarını ve boyun eğmediklerini; aksine şehid olmayı metanetle, kesin kararlılıkla ve cesurca karşıladıklarını; geri dönerek, zelil bir şekilde boyun eğerek değil, bilakis izzetle, şerefle; geri kaçarak değil, öne atılarak şehid olmayı istediklerini bildirdi.

Sonra Allah Teâlâ, peygamberini ve kendi yolunda öldürülen dostlarını en güzel ve en nazik bir şekilde teselli edip kendileri için takdir ettiğine razı olmaya daha da teşvik etti: "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehid olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler."

3. Müreysî' Savaşı/Gazâsı

Müreysî' gazası, hicretin beşinci yılı Şabân ayında oldu. Sebebi: Hz. Peygamber'e Mustalikoğulları reisi Hars b. Ebû Dırâr'ın, kavmi arasında dolaşarak onları ve Araplardan söz geçirebildiklerini Resûlullah'la savaşmak üzere davet etmesidir. Bu durum Hz. Peygamber'e ulaşınca, Allah Elçisi ve bundan önce hiçbir gazâya katılmamış bir grup münafık da müslümanlarla birlikte yola çıktı. Resûlullah, Medine'de Zeyd b. Hârise'yi vekil bıraktı.

Hz. Peygamber, sulak bir yer olan Müreysî'e gelince, Hars'ın ordusu dağıldı. Allah Resûlü, düşmana saldırdı ve onlardan esir aldı. Bu olay Buhârî ve Müslim'in Sahîhlerinde zikredilmiştir. Esir alınanlar arasında kabile reisi Hars'ın kızı Cüveyriye Sâbit b. Kays'ın payına düşmüş, Sâbit de kendisiyle kölelik sözleşmesi yapmıştı. Resûlullah, onun kölelikten kurtulması için gereken parayı ödedi ve onunla evlendi. Bu evlilik sebebiyle müslümanlar, "Onlar, Allah Resûlü'nün akrabalarıdır." diyerek Mustalikoğulları'ndan yüz esir köleyi azat edip serbest bıraktılar. Onlar da müslüman oldular.

Bu savaşta "ifk" olayı meydana geldi. Hz. Peygamber, bu gazâya çıktığında çekilen kurânın kendisine çıkması sebebiyle Hz. Aişe'yi beraberinde götürmüştü. Allah Resûlü'nün hanımları arasındaki âdeti buydu. Gazâdan dönüşte bir yerde konakladılar. Hz. Aişe ihtiyacı sebebiyle çıktı, bu sırada kız kardeşinden emanet aldığı gerdanlığı kaybetti. Hemen kaybettiği yere gerdanlığını aramak üzere geri döndü. Hevdecini taşıyan adamlar geldiler, Hz. Aişe'yi içinde zannederek hevdeci deveye yüklediler. Hafifliğini fark etmeden yola koyuldular. Çünkü Hz. Aişe'nin yaşı çok gençti, kendisini ağırlaştıracak kadar şişmanlamamıştı. Aynı zamanda hevdeci taşıyanların sayısı da çoktu.

Safvân b. Muattal, ordunun ardçıları arasında idi, Hz. Aişe'yi görünce tanıdı -örtü âyetinin inmesinden önce onu görüyordu- ve istircada bulundu.Yani: "İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn. Yani, biz şüphesiz Allah'a aidiz ve şüphesiz O'na döneceğiz." dedi. Sonra devesini çöktürüp Hz. Aişe'ye yaklaştırdı, o da deveye bindi. Hz. Aişe'ye bir kelime bile söylemedi, Sonra Safvân, deveyi yularından çekerek onunla birlikte orduya kadar yürüdü. İnsanlar bu durumu görünce her biri seciyesine göre ve kendisine yakışan biçimde konuştular. Kötü ruhlu İbn Übeyy münafıklık tasasından dolayı bir fırsat yakaladı ve derhal iftirayı yaymaya başladı.

Medine'ye dönünce, Hz. Peygamber bu konuda susup konuşmazken, iftiracılar lakırdıya daldılar. Sonra Allah Resûlü, sahâbeyle istişare etti. Hz. Ali, ondan ayrılmasına dolaylı olarak işaret ederken, Üsâme ve diğerleri ise onu nikahında tutmasını işaret ettiler. Hz. Ali, söylentilerdeki şüpheyi gördüğü için Allah Resûlü'nün insanların sözlerinden dolayı çektiği üzüntü ve kederden kurtulması için şüphenin kesin bilgiye dönüştürülmesini önerdi. Üsâme ise, Allah Resûlü'nün Hz. Aişe ve babasına olan sevgisini, onun iffetli olduğunu bunların da ötesinde Allah'ın, zina eden bir kadını O'nun nikahında bulundurmayacak kadar Hz. Peygamber'in Allah katında en değerli olduğunu biliyordu. Sahâbenin diğer ileri gelenlerinin bunu işitince söyledikleri gibi: "Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah'ım! Bu çok büyük bir iftiradır!" dedi.

Vahiy bir ay süreyle Hz. Peygamber'den kesildi. Vahiy daha sonra Hz. Aişe'nin suçsuz olduğunu ifade ederek tekrar inmeye başladı.

Hz. Aişe'nin suçsuzluğuna ilişkin âyet inip ana-babasının: "Kalk da Resûlullah'a teşekkür et." demeleri üzerine: "Vallahi, kalkmam ve ancak benim suçsuz olduğuma dair vahiy indiren Allah'a hamd ederim." Böylece o, nimeti Rabbine yükleyişi, bu makamda "hamd"i yalnız O'na tahsis edişi, kendisinin suçsuzluğuna delil getirişini ortaya çıkartmıştır. Hz. Aişe, sulhu isteme makamında kalkmasını gerektiren şeyi yapmadı. Bu, sebatın gayesidir.

Hz. Aişe'nin günahsız olduğu vahiyle sabit olunca, Allah Resûlü, iftira attıkları tespit edilenler hakkında had cezası olarak seksener değnek vurulmasını emretti.

4. Hendek Savaşı

Hendek savaşı, hicretin 5. yılının Şevval ayında oldu. Sebebi şuydu: Yahudiler Uhud savaşında müşriklerin müslümanlara galip geldiklerini görüp Ebû Süfyân'ın müslümanlarla savaşmak üzere verdiği sözü ve ertesi yıl döneceğini öğrenince yahudi ileri gelenleri, Kureyşlileri Allah Resûlü'ne karşı savaşa teşvik için Mekke'ye gittiler. Onlara yardım edeceklerine dair söz verince, Kureyşliler yahudilerin bu teklifini kabul ettiler. Yahudiler Kureyş'ten sonra Gatafân ve diğer Arap kabilelerine gidip onları da bu işe çağırdılar. Onlar da bu teklifi kabul etti. Kureyşliler Ebû Süfyân komutasında dört bin kişiyle yola çıktı. Süleym, Esed, Fezâre ve Eşca' oğulları da bunlara katıldı. Gatafân kabilesi ise Uyeyne b. Hısn komutasında geldi. Hendek savaşına katılan kâfirlerin toplam sayısı 10.000 idi.

Resûlullah, müşriklerin gelmekte olduğunu işitince ashâbı ile istişare etti. Selmân-ı Fârisî, Allah Elçisi'ne düşmanla Medine arasında hendek kazılmasını önerdi. Resûlullah da bu işin yerine getirilmesini emretti. Müslümanlar hemen bu işe koyuldular. Bizzat Hz. Peygamber de bu işte çalıştı. Resûlullah 3.000 müslümanla çıktı. Bu arada Kurayzaoğulları yahudilerinin durumu ve antlaşmayı bozdukları haberi Hz. Peygamber'e ulaşınca, Sa'd b. Ubâde, Sa'd b. Muâz, Havvât b. Cübeyr ve Abdullah b. Revâha'yı; onların verdikleri sözlerinde durup-durmadıklarını veya antlaşmayı bozup-bozmadıklarını anlamaları için Kurayza Yahudilerine gönderdi. Bu sahâbiler, Kurayzaoğulları'na yaklaştıklarında onları, olabilecek en kötü bir hal ve tutum üzere buldular. Gönderilen sahabilere açıktan açığa sövüp düşmanlıklarını ilan ettiler. İş Allah Resûlü'ne dil uzatmaya kadar varınca, onlardan ayrılıp, yahudilerin kesin olarak ahitlerini bozup sözlerinde durmadıklarını haber vermek için kinayeli bir şekilde peygamberle konuştular. Bu durum müslümanlara çok ağır geldi. Bela şiddetlendi; ikiyüzlülük baş gösterdi. Hâriseoğulları'ndan bazıları, (evleri korumasız olmadığı halde, sadece savaştan kaçmak niyetiyle evlerinin korumasız olduğunu) söyleyerek Allah Resûlü'nden Medine'ye gitmek için izin istediler. Müşrikler müslümanları bir ay süreyle kuşatma altında tuttular.

Bu kuşatma hali müslümanların aleyhine uzayınca Resûlullah, Gatafân komutanlarından Uyeyne b. Hısn ve Hars b. Avf ile, şayet kavimleriyle birlikte giderlerse Medine'nin meyve mahsulünün üçte birini vermek kaydıyla antlaşma yapmak istedi. Karşılıklı görüşmeler bu şekilde devam ediyordu. Sonra Resûlullah, Sa'd b. Ubâde ve Sa'd b. Muâz ile istişare etti. Onlar: "Ey Allah'ın Resûlü! Eğer bunu sana Allah emrettiyse başımız gözümüz üstüne! Yok eğer bu sadece senin, bizim için yaptığın bir şeyse buna hiç gerek yok! Çünkü (bir zamanlar) biz ve şu kavim Allah'a ortaklar koşar, putlara taparken bile, bunlar misafirlik ve satın almanın dışında Medine'nin bir tek meyvesini yemeyi bile umamamışlardı. Şimdi Allah bizi İslâm'la şereflendirmiş, ona ulaştırmış ve seninle kuvvetlendirmişken mi malımızı onlara verelim? Vallahi, onlara kılıçtan başka verecek bir şeyimiz yok!" dediler. Hz. Peygamber de görüşlerini haklı bularak: "Ben ancak bütün Arapların sizin üzerinize üşüştüklerini gördüğüm için böyle bir şey yapmak istemiştim." dedi.

Sonra Allah Teâlâ, düşmanı perişan etti, hepsini bozguna uğrattı, kılıçlarını paramparça etti. Bunu hazırlayan neden şu idi: Gatafân'dan Nuaym b. Mesud b. Âmir isminde bir kişi Hz. Peygamber'e gelerek:

-Ben müslüman oldum. Bana istediğini emret, dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü:

-Sen bir tek kişisin. Yapabildiğin kadar onları bize karşı savaşmaktan vazgeçirmeye çalış; zira harp hiledir, buyurdu.

Nuaym, derhal Kurayza yahudilerinin yanına gitti. Cahiliyye döneminde onların dostu idi. Aralarına karıştı. Yahudiler onun müslüman olduğunu bilmiyorlardı. Nuaym onlara:

-Siz Muhammed'e karşı savaş açtınız. Şayet Kureyşliler bir fırsatını bulurlarsa onları yenerler, yok eğer yenemeyecek olurlarsa, dönerek yurtlarına gider, sizi Muhammed'le baş başa bırakırlar. O da sizden intikamını alır, dedi. Yahudiler:

-Peki ne yapalım, Ey Nuaym? dediler. Nuaym:

-Siz kendilerinden rehineler almadıkça onlarla birlikte savaşmayın, dedi. Yahudiler:

-Sen bize iyi bir öğüt verdin, dediler. Sonra Nuaym doğruca Kureyşlilerin yanına gitti ve:

-Size karşı sevgi ve dostluğumu biliyorsunuz, değil mi? dedi. Onlar:

-Evet, biliyoruz, dediler. Bunun üzerine:

-Yahudiler, Muhammed ve ashabıyla olan antlaşmayı bozduklarına pişman olmuşlar. Sizden rehineler alarak O'na göndereceklerini, sonra da o rehinelerin, size karşı O'na yardım edeceklerine ilişkin haber göndermişler. Şayet sizden rehineler isteyecek olurlarsa sakın onlara kimseyi vermeyiniz." dedi. Daha sonra Gatafânoğulları'na giderek onlara da aynı şeyi söyledi.

Şevval ayının cumartesi gecesi olunca Kureyşliler, yahudilere elçi göndererek: "Biz bu yerde hep oturacak değiliz. Paçalar ve ayakkabılar eskidi. Kalkın gelin Muhammed'le savaşalım." dedi. Yahudiler de Kureyşlilere bir elçi göndererek: "Bugün cumartesi'dir. Siz, bizden önce, cumartesi günü iş yapmış olan kimselerin başlarına geleni bilirsiniz. Ayrıca, bize rehineler göndermedikçe sizinle beraber savaşacak değiliz." dediler.

Elçileri bu haberi getirince Kureyşliler: "Allah'a yemin olsun ki Nuaym'ın söyledikleri doğru imiş!" dediler, sonra da yahudilere haber göndererek: "Vallahi, size bir kişi bile gönderecek değiliz. Bizimle çıkın, Muhammed'le savaşalım!" dediler. Buna karşılık Kurayza yahudileri de: "Vallahi, demek ki, Nuaym'ın bize getirdiği haber doğru imiş." dediler. Böylece iki taraf birbirinden ayrılmış oldu.

Nihayet Allah, müşrikler üzerine bir rüzgar ve melekler ordusu gönderdi. Allah, savaşta Peygamberine yeterli oldu ve bütün grupları/orduları tek başına bozguna uğrattı.

Savaş sona erdikten sonra Hz. Peygamber Medine'ye geldi ve silahını bıraktı. Cebrâil kendisine geldi ve: "Melekler silahlarını henüz bırakmadılar. Kurayza Yahudilerine saldır!" dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü: "İşiten ve itaat edenler ikindi namazını Kurayzaoğulları topraklarından başka yerde kılmasın!" şeklinde seslendi. Müslümanlar derhal yola koyuldular. Onlardan kimilerini öldürdüler, kimilerini de esir aldılar. Allah onların yurdunu ve mallarını müslümanlara aktardı. Bu iki savaş Ahzâb sûresinde anlatılmaktadır.

5. Hudeybiye Gazâsı

Hudeybiye seferi hicretin altıncı yılının Zilka'de ayında gerçekleşmiştir. Allah Resûlü, 1.400 kişiyle umre yapmak için yola çıktı. Zulhuleyfe'ye geldiklerinde Allah Elçisi, kurban edeceği hayvanı belirleyip onlara kurban nişanesi olarak gerdanlık taktı, işaretledi ve umre için ihrama girdi. Bu arada Kureyş hakkında bilgi getirmesi için Huzâa kabilesine mensup bir casusunu önceden gönderdi. Usfân'a yaklaştığında, Hz. Peygamber'in istihbarat görevlisi gelerek: "Ka'b b. Lüey'i sana karşı savaşmak ve seni Kabe'den alıkoymak için, çeşitli kabileleri toplamış vaziyette bıraktım, geldim." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, ashâbıyla istişare ederek: "Kureyşlilere yardım eden şu adamların çoluk-çocukları üzerine yönelip onları ele geçirmeye ne dersiniz? Eğer oturup kalırlarsa yağmalanmış ve intikamlarını da alamamış bir vaziyette oturup kalmış olurlar. Yok eğer, (peşimizden) gelirlerse Allah onların boyunlarını vurur. Veya Kabe'ye yürüyüp, bizi engellemek isteyenlerle çarpışmamıza ne dersiniz?" dedi. Hz. Ebû Bekir söz aldı ve: "Bizler umre yapmak üzere geldik, herhangi bir kimseyle savaşmak için gelmedik. Ancak bizimle, Kabe arasına girecek olursa onunla da savaşırız." dedi. Allah Resûlü: "O halde yürüyünüz." buyurdu. Sahabe de yürüdü. Yolun bir kısmını yürüdüklerinde Hz. Peygamber: "Hâlid b. Velid, öncü olarak Kureyş süvarileri içindedir, sağ tarafa yöneliniz." buyurdu. Hâlid, Kureyşi uyarmak üzere atını mahmuzlayarak uzaklaştı. Kureyş Hz. Peygamber'in kendilerine saldırmasından korktu. Allah Resûlü, Hudeybiye'nin en son noktasında iken, Hz. Osman'ı: "Biz, savaşmak için gelmedik. Biz sadece umre yapmak üzere geldik ve onları İslâm'a davet et." diyerek onlara gönderdi. Kureyşliler: "Söylediklerini duyduk, işini gör." dedi. Müslümanlar, Hz. Osman dönmeden önce: "Osman bizden önce Kabe'ye varıp tavaf etti!" dediler. Allah Resûlü: "Bizler tavaftan engellenmiş bir durumda iken Osman'ın Kabe'yi tavaf edeceğini hiç sanmam." buyurdu.

Müslümanlarla müşrikler barış hususunda birbirine girdiler. Bu esnada bu iki topluluktan bir adam karşı taraftan birine ok attı. Aralarında çarpışma başladı. İki topluluk da, birbirlerine ok ve taş attılar ve her iki taraf da kendi yanlarında bulunup karşı taraftan olan kimseleri rehin aldı. Bu sırada Allah Resûlü'ne, Hz. Osman'ın şehid edildiği haberi ulaştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber, müslümanları biat etmeye çağırdı. Allah Resûlü ağacın altında dururken müslümanlar, Resûlullah'a koşuştular ve savaşmaktan kaçmamak üzere kendisine biat ettiler.

Hz. Osman döndü ve: "Kureyş beni Kabe'yi tavaf etmeye çağırdı ama ben kabul etmedim." dedi.

Hz. Peygamber'le Mekkeliler arasında barış görüşmeleri devam ederken, Mekkeliler Allah Resûlü'nden bir anlaşma metni yazmasını istediler. Hz. Peygamber kâtibi çağırarak:

-'Bismillahirrahmânirrahîm' yaz, dedi. Süheyl b. Amr:

-'Rahmân' da nedir? Bizler bilmeyiz! Onun yerine, 'bismikallahümme' yaz, dedi. Müslümanlar:

-Vallahi, bizler, 'Bismillahirrahmânirrahîm'den başka bir şey yazmayız, dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

-'Bismikallahümme' yaz, dedi. Sonra:

-Bunlar, üzerinde Allah Resûlü Muhammed'in anlaşma yaptığı maddelerdir, diyerek katibe yazmasını emretti. Süheyl yine itiraz ederek:

-Vallahi, eğer bizler seni, Allah'ın resûlü olarak tanımış olsaydık, Kabe'yi tavaf etmene engel olmaz ve seninle savaşmazdık. Onun yerine, 'Muhammed b. Abdullah' yaz." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

-Her ne kadar, siz beni yalanlasanız da, ben Allah'ın resûlüyüm! dedi, -bizimle Kabe arasına girememeniz ve Kabe'yi tavaf etmemiz şartıyla- ve katibe dönerek:

-'Muhammed b. Abdullah' yaz, dedi. Süheyl yine itiraz ederek:

-Vallahi, Araplar: Zor altında bırakılarak bu anlaşmayı yapmak zorunda kaldığımızı söyler dururlar. Bu ancak gelecek sene olabilir." dedi ve madde bu şekilde yazıldı. Süheyl:

-Senin dininden olsa bile bizden sana hiçbir kimsenin gelmemesi; şayet gelecek olursa tekrar bize iade etmen… şartını ileri sürdü. Müslümanlar:

-Sübhanallah! Müslüman olarak gelen bir kimse, nasıl olur da müşriklere geri gönderilir?! dedi.

Anlaşma şu şekilde neticelendi: On yıl süreyle savaşılmayacak; insanlar birbirlerinden emin olacaklar; müslümanlar bu yıl geri dönecekler ancak ertesi yıl Mekke'ye gelecekler; Mekkeliler, Hz. Peygamber'le Mekke arasına engel olmayacaklar ve Allah Resûlü orada üç gün kalabilecek; müslümanlar Mekke'ye, ancak kılıçları kınlarında olduğu halde, yolcu silahlarıyla girebilecekler; Hz. Peygamber'in ashâbından Mekkelilere gelen Hz. Peygamber'e geri verilmeyecek; Mekkelilerden Hz. Peygamber'e gelen ise iade edilecektir. Sahâbe: "Ey Allah'ın Resûlü! Bunu onlara verecek miyiz?" diye sordular. Allah Resûlü: "Bizden onların tarafına gidecek olanı Allah uzak etsin! Onlardan bize gelip de tekrar onlara vereceğimiz kimseye gelince, Allah o kimse için bir ferahlık, bir çıkış yolu yaratacaktır." buyurdu.

Allah Resûlü, anlaşmayı yazdırma işini bitirince ashâba: "Kalkın kurbanlarınızı kesin sonra da tıraş olunuz." buyurdu. Fakat üç kez tekrarlamasına rağmen hiç kimse kalkmadı! Hiç kimse kalkmayınca Ümmü Seleme'nin yanına girip, bu durumu anlattı. Ümmü Seleme O'na: "Bunu istiyor musun? Çık, sonra hiç kimseye tek kelime dahi söylemeden kurbanını kes ve berberini çağırarak tıraş ol." dedi. Hz. Peygamber, kalktı ve Ümmü Seleme'nin dediklerini yaptı. Sahabe bu durumu görünce, onlar da kalkıp kurbanlarını kestiler ve birbirlerini tıraş etmeye başladılar.

Daha sonra Hz. Peygamber'e (müslümanlığı kabul etmiş) mümin kadınlar geldi. Bunun üzerine Allah: "Ey iman edenler! Mü'min kadınlar muhacir olarak size geldiklerinde onları imtihan edin" âyetini indirdi. Bu olayda Huzâalılar Allah Resûlü'nün, Bekiroğulları da Kureyşlilerin anlaşma ve sözleşmesine girdiler. Fetih sûresi hem Hudeybiye'de hem de Hayber'de inmiştir.

6. Hayber Savaşı

Hz. Peygamber, Hudeybiye'den Medine'ye döndüğünde yirmi gece/gün kadar burada kaldı. Sonra savaşmak üzere Hayber'e gitmek için yola çıktı. Allah Teâlâ, peygamberi Hudeybiye'de iken Hayber'i ona vaat etmişti: "Allah size, elde edeceğiniz birçok ganimet vaad etmiştir. Şimdilik bunu size hemen vermiştir."

İbn Ömer'den rivâyet edildiğine göre Allah Resûlü, Hayberlilerle savaşarak onları kalelerine çekilmek zorunda bırakmış; ekin, hurmalık ve arazilerine el koymuştu. Bunun üzerine Hayberliler, silah hariç, hayvanlarının taşıyabileceği kadar yüklerini alıp Hayber'den çıkıp gitmek üzere O'nunla anlaşma yaptılar. Onları Hayber'den çıkarıp sürmek istediğinde: "Ey Muhammed! Bizleri bırak, bu topraklarda kalalım. Bu toprakları ıslah eder, bakımını yaparız. Bizler bunları sizden daha iyi biliriz." dediler. Ne Hz. Peygamber'in ve ashâbının arazinin bakımını yapacak işçileri vardı, ne de kendilerinin bu iş için boş vakitleri vardı. Neticede, bütün ekin ve meyvelerin yarısının kendilerine verilmesi şartıyla Hayber'i onlara tekrar verdi. Allah Resûlü, onları bu şekilde kabul etmeyi daha önce düşünmemişti. Abdullah b. Revâha yetişecek ekin ve meyveleri tahmin ederdi.

Hz. Peygamber, Hayber (ganimetlerinin) yarısını, beşte birlik kısmı ve ganimeti hak eden kimseler arasında paylaştırmış; diğer yarısını da müslümanların ihtiyaç gösterecek kamu hizmetleri için ayırmıştır.

Devlet başkanı, savaş yoluyla fethedilen (anveten) topraklar hususunda, bu toprakları bölüştürmek veya vakfetmek ya da bu toprakların bir kısmını bölüştürüp, bir kısmını vakfetme tercihleri arasında muhayyerdir. Hz. Peygamber, her üç türü de yapmıştır: Kurayza ve Nadîr topraklarını taksim etti; Mekke topraklarını taksim etmedi. Hayber'in ise yarısını taksim edip, diğer yarısını bıraktı. Buhârî, Müslim ve diğer hadis kaynaklarında, Resûlullah'ın, süvari olan kimseye biri kendisi, ikisi de atı için olmak üzere üç hisse; yaya olana ise bir hisse verdiği rivâyet edilmiştir.

Bu gazvede Huyey b. Ahtab'ın kızı Safiye esir alındı, sonra müslüman oldu. Allah Elçisi onu kendisi için seçerek azat etti ve azat edilmesini mehir yerine saydı.

Bu savaş esnasında, bir yahudi kadını olan, Selâm b. Mişkem'in karısı ve Hars'ın kızı Zeyneb, zehirlemiş olduğu kızartılmış bir koyunu Allah Resûlü'ne hediye etti. Zeyneb, müslümanlara: "Muhammed koyun etinin en çok neresini sever?" diye sormuş, müslümanlar da: "But etini çok sever." diye cevap vermişlerdi. Bunun üzerine Zeyneb, buduna daha çok zehir kattı. Hem Allah Elçisi hem de ashabı koyun etini yediler. Ebû Hureyre'den rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygamber, Bişr b. Berâ öldüğü zaman bu kadını öldür(t)müştür. Zira Bişr'in ölümü bu koyun etini yedikten hemen sonra olmuştur. Allah Resûlü'ne gelince, bundan sonra üç yıl yaşadığı ve vefatına sebep olan ağrısı için de şöyle demiştir: "Hayber savaşı esnasında koyundan yediğim lokmanın acısını zaman zaman hissederdim. İşte bu anlar o zehirden dolayı kalp damarımın benden ayrıldığı anlardır!!"

Sonra Hz. Peygamber, Hayber'den Vâdi'l-Kurâ'ya gitti. Orada yahudi bir topluluk bulunuyordu. Allah Resûlü burasını savaşarak fethetti, arazi ve hurmalıkları işletmek üzere onların ellerinde bıraktı. Fedek arazisini de aynı şekilde yapmıştır.

Allah Resûlü'nün Fedek ve Vâdi'l-Kurâ halklarıyla uzlaşma yaptığı haberi Teymâ Yahudilerine ulaşınca, Hz. Peygamber'le anlaşma yaparak mallarıyla birlikte orada ikamet etmişlerdir. Hz. Ömer hilafeti zamanında, Hayber ve Fedek Yahudilerini sürmüş, Teymâ ve Vâdi'l-Kurâ halkını sürmemiştir. Çünkü buralar, Şam topraklarına dahildi. Maksat, Hicaz bölgesinde olanları çıkartmaktır.

7. Mekke'nin Fethi

Mekke'nin Fethi, hicretin sekizinci yılı Ramazan'ın on günü geçtikten sonra gerçekleşti. Sebebi: Bekiroğulları Huzâalılara saldırdılar. Huzâalılar "Vetir" denilen bir su kenarında yaşıyorlardı. Bekiroğulları bir gece onlara baskın yapıp bazılarını öldürdüler.

Kureyşliler Bekiroğulları'na silah yardımı yaptılar. Bazı Kureyşliler gece karanlığından istifade edip onlarla birlikte savaşa katıldılar. Neticede Huzâalıları Harem'e kadar sürdüler. Huzâalılar, Büdeyl b. Verkâ el-Huzâî'nin evine sığındılar. Büdeyl b. Verkâ Huzâalılardan bir topluluk ile Medine'ye Resûlullah'ın yanına gelip başlarına gelenleri ve Kureyşlilerin, Bekiroğulları'nı desteklediklerini anlattılar. Hz. Peygamber, Mekke'ye gitmek üzere iyice hazırlık yapmalarını emretti ve: "Allah'ım! Yurtlarına ansızın varabilmemiz için Kureyşlilerin casus ve habercilerini tut, engelle." diye dua etti. Müslümanlar hazırlandılar. Bu sırada Hâtıb b. Ebû Beltea, Resûlullah'ın kendilerinin üzerine yürüdüğünü haber vermek için Kureyşlilere bir mektup yazdı. Mektubu bir kadına verdi. Bunu Kureyşlilere ulaştırması için ona bir ücret ödedi. Hz. Peygamber'in casuslarından biri kadına yetişip saçından mektubu çıkardı. Hâtıb huzura çağırıldı: "Ey Allah'ın Resûlü! Hakkımda hüküm vermekte acele etme! Vallahi, ben Allah'a ve Elçisi'ne iman etmiş bir kimseyim. Ben dinimden dönmedim ve dinimi değiştirmedim. Fakat ben, Kureyşliler arasında yanaşma bir kimseydim, onlardan değildim. Benim onlar arasında ailem, akrabalarım ve çocuklarım var. Aramızda bunları himaye edecekleri bir akrabalık bağı da yok. Senin yanında bulunanların ise orada kendilerini koruyacak akrabaları var. Ben de onların yanında bir destek/bir güç edinip onunla akrabalarımı himaye etmelerini istedim."

Sonra Allah Resûlü, 10.000 kişiyle yola koyuldu. İftar ettiler. Abbas, ailesiyle birlikte Müslüman olup muhacir olarak yolda Hz. Peygamber'le karşılaştı. Merru'z-Zahrân'da yatsı vakti konaklayınca Hz. Peygamber orduya ateş yakmalarını emretti ve 10.000 ateş yakıldı. Gece nöbetçilerinin başına Hz. Ömer'i görevlendirdi. Abbas, Hz. Peygamber'in boz katırına binip Resûlullah'ın Mekke'ye savaşarak zorla girmeden önce, Kureyşlilerin gelip O'ndan eman istemeleri için Kureyşlilere haber verecek bir kişi arama maksadıyla çıktı. Abbas anlatıyor: "Vallahi, ben bu maksatla dolaşırken Kureyş'in casusluğunu yapan Ebû Süfyân ile Büdeyl b. Verkâ'nın sesini işittim. Aralarında konuşuyorlardı. Ebû Süfyân:

-Bu geceki kadar çok ateşi ve askeri görmedim! derken, Büdeyl ise:

-Bunlar vallahi Huzâalılar! Onları harp bir araya getirmiş! dedi. Ebu Süfyân:

-Huzâalıların ateşleri ve askerleri bunlardan daha az ve daha önemsizdir! dedi. Ebû Süfyân'ın sesini tanıdım ve:

-Ey Ebû Hanzala!' dedim. O da benim sesimi tanıdı. "Ebu'l-Fadl, sen misin?' dedi.

-Evet dedim. Babam anam sana feda olsun! Ne haber var? diye sordu. Ben:

-Resûlullah ve arkadaşlarıdır. Vallahi, Kureyş'in sabahı pek yaman olacak. Vallahi, eğer sana karşı zafer elde ederse şüphesiz boynunu vuracaktır! dedim. Ebû Süfyân:

-Peki, çare nedir? diye sordu. Şöyle dedim:

-Şu katırın arkasına bin de seni Allah Resûlü'ne götüreyim ve senin için eman dileyeyim. Ebû Süfyân, Hz. Peygamber'in yanına gelince şehâdet getirerek müslüman oldu. Bunun üzerine Abbas:

-Ey Allah'ın Elçisi! Ebû Süfyân övünmeyi çok seven bir adamdır. Onun için bir şey yapsan! dedi. Hz. Peygamber:

-Olur! Kim Ebû Süfyân'ın evine girerse o güvendedir, kim Mescid-i Harâm'a girerse o da emniyettedir. buyurdu. Ebû Süfyân, yürüyüp Kureyşlilerin yanına varınca en yüksek sesiyle:

-İşte Muhammed, sizin O'na karşı koyamayacağınız bir şekilde yanınıza gelmiş bulunuyor! Kim Ebû Süfyân'ın evine girerse o güvendedir, kim Mescid-i Harâm'a girerse o da emniyettedir. diye bağırdı. Kureyşliler:

-Allah seni kahretsin! Senin evin bize ne faydası olabilir? dediler. Bunun üzerine insanlar evlerine gitmek üzere dağıldılar.

Resûlullah yürüdü, yukarı taraftan Mekke'ye girdi. Burada kendisine bir çadır kuruldu. Hz. Peygamber Hâlid b. Velîd'e -ki bu arada müslüman olmuştu- Mekke'ye aşağı taraftan girmesini emretti. Allah Resûlü, Hâlid'e: "Eğer Kureyş'den biri size karşı çıkarsa, benimle Safâ tepesinde buluşuncaya kadar, onları ekin biçer gibi biçin!" dedi.

Bekiroğulları'ndan Himâs b. Kays, Resûlullah Mekke'ye girmeden önce silah hazırlıyordu. Karısı:

-Bunları niçin hazırlıyorsun? diye sordu. Himâs:

-Muhammed ve ashâbı için, dedi. Karısı:

-Vallahi, Muhammed ve ashâbı karşısında hiçbir şey duramaz, dedi. Himâs:

-Vallahi, ben onlardan bazılarını esir alıp sana hizmetçi yapmayı bile umuyorum, dedi ve sonra şu beyiti söyledi:

Onlar bugün gelecek olurlarsa ben hasta değilim; İşte mükemmel silah ve âletler.

Çarpışma başladı ve orada iki müslüman şehid edildi. Bunlar Hâlid b. Velîd'in süvari birliğindeydiler. Müşriklerden ise on iki civarında adam öldürüldü. Müşrikler yenildiler. Silah hazırlayan Himâs da yenildi, evine kaçtı ve karısına:

-Kapıyı üzerime kapa! dedi. Karısı ona:

-Hani dediğin nerede kaldı? dedi.

Resûlullah kalktı. muhâcirler ve ensâr, önünü, arkasını ve etrafını sarmış bir halde Mescid-i Harâm'a girdi. Hacer-i Esved'e doğru yöneldi, onu selamladı. Sonra Kâbe'yi tavaf etti. Elinde bir yay vardı. Kâbe'nin çevresinde ve üzerinde üç yüz altmış put vardı. Elindeki yayla putları iteleyip şöyle diyordu: "Hak geldi, bâtıl yok oldu; zira bâtıl yok olmaya mahkumdur." "Hak geldi. Bâtıl, ne yoktan bir şeyi var edebilir, ne de yok olanı getirebilir/diriltebilir." Resûl-i Ekrem'in itmesi üzerine putlar yüzleri üstü birbiri üzerine devriliyordu.

Hz. Peygamber, tavafını devesi üzerinde yapıyordu. O gün ihramlı değildi. Sonra Osman b. Talha'yı çağırdı ve Kâbe'nin anahtarlarını ondan aldı. Kâbe'nin içindeki resimler ile Hz. İbrahim ve İsmail'in fal okları çekiyor halde yapılmış resimlerini yok etti. Sonra namaz kıldı ve tekbir getirerek Kâbe'nin içinde dolaştı. Sonra kapının önünde durdu. Kureyş ise sıra sıra olmuş Hz. Peygamber'in ne yapacağını endişe içinde bekliyorlardı. Bunun üzerine Allah Resûlü şöyle buyurdu:

Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O, tektir. O'nun hiçbir ortağı yoktur. O, vadini yerine getirdi ve kuluna yardım etti. Bütün düşman topluluklarını tek başına bozguna uğrattı. İyi bilin ki, cahiliye çağına ait her şey, mal ve kan davaları, Kabe'ye hizmet ile hacılara su dağıtma âdetleri dağıtma dışında hepsi de şu iki ayağımın altındadır, kaldırılmıştır. Ey Kureyşliler! Muhakkak Allah, cahiliye gururunu, cahiliye atalarıyla övünüp büyüklenmeyi sizden kaldırmıştır. Bütün insanlar Adem'den, Adem ise topraktan yaratılmıştır.

Sonra şu âyeti okudu: "Ey insanlar! Şüphesiz, Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz, Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır."

Hz. Peygamber, "ey Kureyş topluluğu! Şimdi size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?" diye sorunca, onlar:

-İyilik yapacağını. Çünkü, sen iyi bir kardeşsin, iyi bir kardeş oğlusun, dediler. Hz. Peygamber:

-Ben, size Hz. Yûsuf'un kardeşlerine dediğini söyleyeceğim: 'Bugün size kınama yok!' Gidin, sizler serbestsiniz. Sonra Mescid-i Harâm'da oturdu. Hz. Ali, Kâbe'nin anahtarları elinde O'na doğru geldi ve:

-Ey Allah'ın Elçisi! Kabe'nin kapıcılığı (hicâbe) ile hacılara su dağıtma (sikâye) işini bize ver. Allah'ın selamı üzerine olsun, dedi. Allah Resûlü:

-Osman b. Talha nerede? diye sordu. Çağrıldı ve ona:

-İşte anahtarların ey İbn Talha. Bugün iyilik ve vefa günüdür.

Sonra Hz. Peygamber, Ebû Tâlib'in kızı Ümmü Hânî'nin evine girdi, boy abdesti aldı ve orada sekiz rekat namaz kıldı. Kuşluk vakti idi. Bu yüzden bazıları bu namazın, kuşluk namazı olduğunu zannettiler. Halbuki bu, Allah'a şükretmek için kıldığı fetih namazı idi; zira Ümmü Hânî'nin: "Bu namazı kıldığını ne bundan önce, ne de bundan sonra gördüm." dediği bunun delilidir.

İslâm komutanları, bir kaleyi veya bir şehri fethettikleri zaman, Allah Resûlü'ne uymak için bu namazı kıldılar.

Hudeybiye barışı, bu büyük fethe bir başlangıç ve bir hazırlıktı. Bu barış sayesinde insanlar birbirine güven duydular ve birbirleri ile konuştular, İslâm hakkında tartıştılar. Mekke'deki imanlarını gizleyen müslümanlar dinlerini açığa vurma, ona çağrıda bulunma imkanı buldular. Bu barış sebebiyle pek çok insan İslâm'a girdi. bu yüzden Allah Teâlâ, onu bir "fetih" olarak isimlendirdi: "Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik." Bu ayet Hudeybiye barışı hakkında inince Hz. Ömer: "Ey Allah'ın Resûlü! Bu bir fetih midir?" diye sordu. Hz. Peygamber: "Evet!" dedi. Allah Teâlâ Hudeybiye'nin bir fetih olduğunu şu ayetlerle yineledi: "Andolsun, Allah, Peygamberi'nin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse, siz güven içinde başlarını kazıtmış veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğinizi bildi ve size bundan başka yakın bir fetih daha verdi." Büyük olayların öncesinde, onlara bir giriş niteliğinde mukaddimeler takdim etmek Allah'ın adetidir. Nitekim Hz. İsa ve babasız yaratılışı kıssasının öncesinde, Hz. Zekeriya kıssasını ve onun durumundakilerin çocuk sahibi olamayacağı kadar yaşlı oluşuna rağmen ona çocuk verişini anlatmıştır. Yine kıblenin nesh edilmesinin öncesinde Kabe'nin tarihini, yapılışını ve hürmete layık oluşunu, isminin yüceltilişini, yapıcısını ve onun övgüye layık oluşunu anlattı. Bütün bunlardan önce neshi ve onu gerektiren hikmetini zikretmek suretiyle bir ön giriş yaptı.

Aynı şekilde Resûlünün peygamber olarak gönderilmesi öncesinde Fil kıssasını, kâhinlerin onu müjdelemelerini ve başka şeyleri anlatmıştır. Uyanık halde iken vahyin gelmesinden önce Resûlullah'ın gördüğü Salih rüyalar da aynı şekilde bir mukaddimedir. Hicret de cihat emri öncesi yine bir mukaddimedir.

Şeriat ve kaderin sırlarını gereği gibi düşünen, onun hikmetinin, akılları hayrete düşüren hallerini görür.

Bu savaşta (Mekke'nin fethi) anlaşmalılar, devlet başkanının zimmetinde, himaye ve koruması altında bulunanlarla savaştıklarında, devlet başkanına savaş açmış sayılacaklarına delalet etmektedir. Anlaşmalılar ses çıkarmadıkları, karşı gelmedikleri ve buna razı oldukları takdirde, bizzat yapanlarla destekçileri dahil hepsinin anlaşması bozulmuş olur. Kureyş'ten Bekiroğulları'na yardım edenler onların bir kısmı idi ve hepsi onlarla birlikte savaşmamışlardı. Bununla birlikte Hz. Peygamber hepsine birden savaş açmıştır. Nasıl sulh anlaşmasını tabi olarak girmişler ve onlardan her biri ayrı bir sulh anlaşması yapmamış, yapılan anlaşmaya razı olup kabullenmişlerse, işte onların anlaşmayı bozmalarının hükmü de aynen böyledir. İşte bu, Allah Resûlü'nün sünnetidir.

Bunun bütüne şamil edilmesi her bir fert anlaşmayı bozacak davranışı bizzat yapmış olmasa bile, onların cemaatinin buna razı olmaları halinde anlaşmayı bozan zimmîlere bu hükmün icra edilmesi demektir. Nitekim Hz. Ömer bazı yahudiler oğluna saldırdıklarında ve bir evin damından taş atıp kolunu kırdıklarında Hayber Yahudilerini yurtlarından sürmüştür. Hatta Hz. Peygamber Kurayzaoğulları'nın bütün savaşçılarını öldürmüş, onlardan her birine anlaşmayı bozup bozmadığını sormamıştır. Sadece iki adamın suikaste teşebbüs etmesine rağmen Nadîroğulları'nı sürmesi de böyledir. Kaynukaoğulları'na da böyle davranmıştır. Fakat Abdullah b. Übeyy, Hz. Peygamber'den onları bağışlamasını istemiştir. İşte Resûlullah'ın şüphesiz tavrı ve metodu budur.

Müslümanlar, destekçinin bizzat savaşa katılan kimse gibi olduğuna dair icma etmişlerdir; ganimet taksiminde ve sevap kazanma hususunda da hepsinin tek tek savaşa bizzat katılmaları şart değildir.

Yol kesicilerin de hükmü böyledir: Destekçileri de bizzat buna katılanlar gibidir. Çünkü bizzat yapan, ancak geride kalanlardan aldığı güç sayesinde kötülüğe girişmiştir, onlar olmasa ulaştığı şeye ulaşamaz. Şüphesiz doğrusu budur.

Düşman tarafın elçileri öldürülmez. Nitekim Ebu Süfyan anlaşmayı bozanların hükmüne dahil olduğu halde Allah Resûlü onu öldürmemiştir. Çünkü o, kavminin peygambere gönderdiği bir elçi idi.

Kadınlarla müt'a nikahının mübah kılınması da bu savaşta meydana gelen şeylerdendir. Sonra müt'a nikahını Mekke'den çıkmadan önce haram kılmıştır.

Buhârî ve Müslim İbn Mes'ud'un şöyle dediğini rivayet etmektedirler: "Biz Resûlullah ile birlikte savaşıyorduk. Beraberimizde kadınlarımız da yoktu. Bunun üzerine: 'Hadım olalım mı?' diye sorduk. Fakat Resûlullah bize bunu yasakladı. Sonra bize elbise karşılığında belli bir zamana kadar kadınlarla nikâhlanmamıza izin verdi." Sonra Abdullah: "Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı şeylerin iyi olanlarını kendinize haram kılmayın. Haddi aşmayın. Zira Allah haddi aşanları sevmez." ayetini okudu.

Abdullah'ın bu âyeti, bu hadisin ardından okuması iki şekilde yorumlanabilir: 1) Müt'ayı yasaklayanların görüşünü reddetmektedir. Ayrıca müt'a iyi bir şey olmasaydı Resûlullah onu mübah kılmazdı. 2) Ayetin son tarafı, müt'ayı mutlak sûrette mübah göreni reddetmektedir ve mübah gören kimsenin haddi aşan bir kimse olduğunu bildirmektedir. Zira Resûlullah müt'a konusunda sadece zaruret sebebiyle, gazve sırasında duyulan ihtiyaç zamanında, kadınların bulunmadığı ve kadına şiddetle ihtiyaç duyulduğu vakitte izin vermiştir. Kadınlar çok iken ve normal nikahın kıyılmasına imkan varken, mukîm halde müt'aya izin veren kimse haddi aşmıştır. Allah ise haddi aşanları sevmez.

8. Huneyn Savaşı

Bu savaşa "Evtâs" savaşı da denir. Huneyn ve Evtâs Mekke ile Tâif arasında iki bölgedir. Hevâzin kabilesi, Hz. Peygamber'e ait haberleri, özellikle Mekke'nin fethinin gerçekleştiğini duyunca bir toplantı yaptı. Allah Resûlü bunların toplandığını işitince Abdullah Eslemî'yi onlara casus olarak gönderdi, aralarına girmesini, haklarında yeterli bilgi elde edinceye kadar orada kalmasını ve sonra haberlerini kendisine getirmesini emretti. Abdullah gitti ve daha sonra haberle geri döndü.

Resûlullah Hevâzin üzerine yürümeye karar verince Safvân b. Ümeyye'nin yanında çok sayıda zırh ve silah bulunduğu bildirildi. Hz. Peygamber, o gün müşrik olan Safvân'a adam gönderdi ve ona:

-Ey Ebu Ümeyye! Şu silahlarını bize ödünç ver, yarın düşmanımızla karşılaşacağız, dedi. Safvân:

-Ey Muhammed! Gasp olarak mı? diye sordu. Allah Resûlü:

-Bilakis onları sana verinceye kadar garanti edilmiş bir emanet olarak, buyurdu. Safvân:

-O halde bir sakıncası yok, dedi ve yüz zırh ve bu zırhlara yetecek kadar da silah verdi.

Hz. Peygamber iki bin kişi Mekkelilerden, on bin kişi de, Allah'ın Mekke'nin fethini kendilerine nasip ettiği ashâbından olmak üzere toplam on iki bin kişi ile yola çıktı. Attâb b. Esîd'i Mekke'ye vali olarak tayin edip kendisi Hevâzinlilerle karşılaşmak üzere yola koyuldu.

Câbir b. Abdullah'ın şöyle dediği nakledilmektedir: "Huneyn vadisine yönelince Tihâme vadilerinden birinin geniş çukurlarından durmadan iniyorduk. Sabahın alaca karanlığı idi. Onlar bizden önce vadiye gitmişler ve vadinin çeşitli yerlerinde gizlenmişlerdi. Biz henüz yokuştan aşağı iniyorduk ki, vallahi iyice hazırlanmış olarak birlikler halinde yek vücut üzerimize saldırdılar. Kimse kimseyi beklemeden dönerek kaçışıyordu. Resûlullah sağ tarafa dönerek: "Ey insanlar! Nereye? Bana geliniz, ben Allah'ın elçisiyim, ben Abdullah oğlu Muhammed'im!" diyordu. Yanında muhacirlerden ve ehl-i beytinden bir avuç insan kalmıştı.

Müslümanlar hezimete uğrayınca, Resûlullah'ın yanında bulunanlardan bu vaziyeti gören bazı Mekkeliler içlerinde olan kini açığa vurdular. Ebu Süfyan: "Bu bozgunun sonu denize dayanmadan gelmez." derken, Kelede ise: " Bugün sihir bozuldu" dedi.

Abbas b. Abdulmuttalip'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ben Allah'ın elçisi ile beraberdim ve beyaz katırının gemini tutuyordum. İri yapılı ve gür sesi olan birisiydim. Resûlullah, insanların bozgun sebebiyle kaçıştıklarını görünce: "Nereye ey insanlar?" dediğini işittim. Kimsenin döndüğünü görmedim. Bunun üzerine Resûlullah bana: "Ey Abbas! 'Ey Ensar topluluğu!' diye bağır." dedi. Ensar: "Buyur, buyur." diye cevap verdi. Sonra onun etrafında toplanınca düşmana yönelip savaştılar. Resûlullah üzengilerinin üstünde, harp sırasında düşmana karşı çok dayanıklı ve sebatkâr olan topluluğa baktı ve: "İşte şimdi çetin bir çarpışma başlayacak!" dedi. Nihayet Allah müşrikleri hezimete uğrattı. Allah Resûlü esirlerin ve ganimetlerin toplanmasını emretti. Esirler ve ganimetler bir araya getirildi ve Ci'râne'ye doğru yöneldiler.

Altı bin esir, yirmi dört bin deve, binden fazla koyun, dört bin okka da gümüş ganimet olarak alınmıştı. Hz. Peygamber on küsur gün ganimetleri taksim etmeden, belki Hevâzinliler gelir, müslüman olurlar ümidiyle bekledi.

Sonra ganimetleri paylaştırmaya başladı. İlk önce müellefe-i kulûba verdi: Ebu Süfyan'a kırk okka gümüş ve yüz deve verdi. Ebu Süfyan: "Oğlum Yezid'e yok mu?" dedi. Hz. Peygamber: "Onun için de kırk okka gümüş ile yüz deve veriniz." dedi. Ebu Süfyan: "Oğlum Muâviye'ye yok mu?" dedi. Hz. Peygamber: "Onun için de kırk okka gümüş ile yüz deve veriniz." dedi.

Hakîm b. Hizâm'a yüz deve verdi, isteği üzerine ona yüz deve daha verdi. Nadır b. Hars b. Kelede'ye yüz deve, Alâ b. Haris es-Sekafi'ye elli deve verdi. Bunlar 'yüzlükler ve ellilikler' diye anılmışlardır. Abbas b. Mirdas'a kırk deve verdi, ancak bu konuda söylediği bir şiir üzerine onun payını yüz deveye tamamladı. Sonra Zeyd b. Sabit'e, ganimetleri ve insanları saymasını emretti. Sayım işi bittikten sonra ganimetleri paylaştırdı. Kişi başına dört deve ve kırk koyun düşmüştü. Süvârilere on iki deve ve yüz yirmi koyun verildi.

Ebu Saîd el-Hudrî'nin şöyle dediği nakledilmiştir: "Resûlullah Kureyş'e ve diğer Arap kabilelerine pek çok ganimet verip ensâra da pay ayırmayınca ensâr, içlerinde bir hoşnutsuzluk hissetti. Bu konuda kendi kendine söylenenler veya ileri geri söyleyenler çoğaldı hatta içlerinden biri:

-Vallahi, Resûlullah artık kavmine kavuşmuştur! dedi. Sa'd b. Ubâde Resûlullah'ın yanına girerek:

-Ey Allah'ın Resûlü! Ensârdan bir grup, kendi kavmine paylaştırdığın bu ganimetteki tasarrufundun dolayı içlerinde sana karşı bir burukluk hissettiler! dedi. Hz. Peygamber:

-Sen ne düşünüyorsun Ey Sa'd! diye sorunca o da:

-Ey Allah'ın Resûlü! Ben de kavmimden bir kişiyim." dedi. Bunun üzerine Resûlullah:

-Bana şuradaki boş arsada kavmini topla, dedi. Hz. Peygamber onların yanına geldi, Allah'a hamd etti, onu layık olduğu şekilde övdü ve sonra:

-Ey ensâr topluluğu! Söylediğiniz sözler ve içinizdeki hoşnutsuzluk bana ulaştı. Ben sizi dalâlette bulup Allah sizi benim vasıtamla hidayete erdirmedi mi? fakir bulduğum halde Allah sizi benim vasıtamla zengin kılmadı mı? Birbirinize karşı düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine kaynaştırmadı mı?! diye hitap etti. Ensar da:

-Allah ve Resûlü ihsanda ve iyilikte bulundu diyerek karşılık verdiler. Sonra Peygamber şöyle devam etti:

-Ey ensâr topluluğu! bana cevap vermeyecek misiniz? bunun üzerine ensâr:

-Nasıl cevap verelim ya Resûlullah? İyilik ve fazilet Allah Resûlündendir, dediler. Hz. Peygamber:

-Vallahi, siz isteseniz bana şu sözleri söyler ve hem doğru söylemiş olursunuz hem de sizi dinleyenler bu sözleri onaylarlar: yalanlanmış olarak bize geldin, biz seni tasdik ettik; perişandın, sana yardım ettik; kovulmuştun, seni barındırdık; fakir olarak geldin, malımızı seninle paylaştık. Ey ensâr topluluğu! Sizin müslümanlığınızdaki ihlasa güvenerek, yeni müslüman olanların kalplerini kazanmak için onlara vermiş olduğum geçici dünyalık için bana kızdınız. Ey ensâr topluluğu! Herkes develer ve koyunlarla buradan dönerken, sizler Resûlullah ile dönmek istemez misiniz? Muhammed'in nefsi elinde olan Allah'a yemin olsun ki, beraberinizde götürdüğünüz onların beraberinde götürdüklerinden çok daha hayırlıdır. Hicret olmasaydı mutlaka ben de ensârdan bir nefer olurdum. İnsanlar bir mahalleye ve vadiye girse ensâr da bir mahalle ve vadiye girse ben ensârın girdiği mahalleye ve vadiye girerdim. Ensâr bizzat tene temas eden iç gömlek, diğer insanlar ise onun üzerine giyilen dış gömlektir! Allah'ım! Ensâra, evlatlarına ve torunlarına rahmet eyle." şeklinde konuşmasını tamamladı. Bunun üzerine orada bulunun herkes sakalları ıslanıncaya kadar ağladılar ve:

-Nasip ve pay yönünden Allah Resûlüne razı olduk, dediler.

9. Tebuk Savaşı

Tebuk savaşı hicretin dokuzuncu yılı Recep ayında vuku bulmuştur. Sebebi: Resûlullah'a, Bizans'ın Şam'da kendisine karşı büyük bir ordu hazırladığı, onların yıllık ihtiyaçlarının Heraklius tarafından karşılandığı, Lahm, Cüzam, Âmile ve Gassân gibi kabileleri yanına aldığı ve öncü birliklerinin Belkâ'ya ulaştığı haberi geldi. Bu savaş insanların çok büyük bir sıkıntı içinde olduğu, beldelere kuraklığın hakim olduğu bir zamanda meydana gelmiştir. Resûlullah zenginleri Allah yolunda bağışta bulunmaları için teşvik etti. Müslümanlar sevabını sadece Allah'tan umarak mallarını infak ettiler. Bu seferde en büyük bağışı Hz. Osman yaptı.

Resûlullah bir sefere çıkacağı zaman genellikle onu gizlerdi, zamanın elverişsiz oluşu ve sıkıntıların hat safhada bulunuşundan dolayı Tebuk Seferi'ni gizlemedi. Hz. Peygamber Selemeogulları'ndan Ced b. Kaysa:

-Ey Ced! Bu yıl Benî Asfar (Bizanslılar) ile savaşa gelmez misin? diye sordu. Ced:

-Ey Allah'ın Resûlü! Bana izin versen de beni günaha sokmasan. Vallahi kavmimin de bildiği gibi kadınlara benden daha çok düşkün kimse yoktur! Korkarım ki Benî Asfar'ın kadınlarını görürsem sabredemem! dedi. Hz. Peygamber ondan yüz cevirdi ve:

-Sana izin verdim, dedi. Şu âyet onun hakkında indi: "Onlardan 'bana izin ver, beni fitneye düşürme' diyen de vardır."

Bir grup münafık birbirine: "Bu sıcakta sefere çıkmayalım." demeleri üzerine Allah onlar hakkında şu âyeti indirdi: "'Bu sıcakta sefere çıkmayın.' dediler. De ki: 'Cehennemin ateşi daha sıcaktır.' Keşke anlasalardı."

Bu arada yedi kişi ağlayarak Hz. Peygambere geldi ve ondan kendilerini techizatlandırmasını istediler. Allah Resûlü: "Sizi buna sevk edecek gücüm yok." dedi. bu husus âyette şöyle ifade edilmektedir: "Kendilerini bindirip (cepheye) sevk edesin diye sana geldikleri zaman, senin: 'Sizi bindirebileceğim bir şey bulamıyorum.' Dediğin; bu uğurda harcayacakları bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözlerinden yaş döke döke geri dönen kimselere de bir sorumluluk yoktur." Ebû Musa arkadaşlarını Hz. Peygamber'e göndererek ondan kendilerine binit tedarik etmesini istediler. Bu arada Resûlullah öfkeli olarak geldi ve: "Vallahi ben sizi bir şeye bindiremem, sizi bindirecek bir şey de bulamıyorum." dedi. sonra Allah Resûlüne birkaç deve geldi ve onları Ebu Musa ve arkadaşlarına gönderdi ve şöyle dedi: "Sizi bindiren ben değilim fakat Allah sizi bindirdi! Vallahi ben bir konuda yemin eder de aksini daha hayırlı görürsem o hayırlı olanı yapar ve yeminimden dolayı kefaret veririm."

Aliye b. Yezid gece yarısı kalktı, namaz kıldı ve ağlayarak şöyle dua etti: "Allah'ım! sen cihâd etmeyi emrettin ve onu teşvik ettin, sonra bana Resûlün ile cihâda çıkacak gücü ve imkanı vermedin. Resûlünün eline de beni taşıyacak şeyi vermedin ben de malıma, bedenime ve iffetime dokunarak bana sıkıntı veren ve benim Allah katında mükafatlandırılmama sebep olan her hadisenin sevabını her bir müslümana bağışlıyorum!" Peygamber: "Sen Allah katında kabul edilen sadakalardan yazıldın." buyurdu.

Araplardan bir grup kendilerine izin verilmesi için mazeret ileri sürdüler. Fakat Peygamber mazeretlerini kabul etmedi. İbn-i Sa'd, bunların seksen iki kişi olduğunu söyler. Abdullah b. Übeyy b. Selûl, Yahudi ve münafık müttefikleri ile birlikte karargahını Seniyyetü'l-Vedâ'da kurdu.

Hz. Peygamber Tebuk'a varınca, Eyle kralı yanına geldi sulh yaptılar. Eyle kralı Allah Resûlüne cizye verdi. Cerbâ ve Ezruh halkı da cizye verdiler. Resûlullah da onlara eman verildiğini bildiren bir yazı yazdı. Eyle halkına ve kralına yazdığı yazı şöyle idi:

"Bismillahirrahmanirrahim. Bu Allah'tan ve Allah'ın Peygamberi Muhammed'den Yuhanna b. Reviyye ve Eyle halkına verilen bir emandır. Karadaki ve denizdeki vasıtaları Eylelilerle birlikte bulunan Şam, Yemen ve Bahreyn halkı da Allah'ın ve Nebi Muhammed'in koruması altındadırlar. Onlardan kim kötü bir şeye sebep olursa, kendisi hariç, malı korunmayacaktır ve o mal alan kimseye aittir. İnsanların almak istedikleri suya ve ister karadan ister denizden olsun herhangi bir yola engel olmaları helal değildir."

Hz. Peygamber Tebuk'ten dönünce bir grup münafık Resûlullah'a tuzak hazırladılar. Yolda onu yüksek bir tepeden aşağı atmak hususunda aralarında anlaştılar. Fakat Allah onların tuzak kurduğunu peygamberine bildirdi ve onların tuzaklarından onu korudu. Zira Resûlullah vadinin ortasından indi ve yürüdü ve böylece onların tuzaklarından kurtulmuş oldu. Şu âyet bu hususu ifade etmektedir: "Ayrıca başaramadıkları şeye (peygamberi öldürmeye) de yeltendiler." Ebu Âmir bunların reisi idi. Mescid-i Dırâr'ı onun için inşa etmişlerdi. Ona "râhip" denilirdi. İbni Abbas: "Mü'minlerin arasını ayırmak ve inkarlarını pekiştirmek için mescit yapanlar Ensardan bir gruptu." demiştir. Ebu Âmir onlara: "Mescidinizi yapın, gücünüz yettiği kadar silah ve mühimmat hazırlayın. Ben Rum Kralı Kayser'e gidip oradan asker getireceğim ve Muhammed ile birlikte ashabını buradan çıkaracağım." dedi. Mescidlerini bitirip Hz. Peygamber'e gelerek: "Mescidimizin inşasını tamamladık. Senin orada bize namaz kıldırıp, mübarek olması için dua etmeni arzu ediyoruz." dediler. Bunun üzerine Allah şu âyeti indirdi: "Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden temeli takva üzerine kurulan mescit,(kuba mescidi) içinde namaz kılmana elbette daha layıktır…"

Dırar mescidini yapanlar, Resûlullah Tebuk'e giderken yanına gelip: "Ey Allah'ın Resûlü! Hasta, ihtiyaç sahipleri ve yağmurlu geceler için bir mescit yaptık, gelip orada bize namaz kıldırmanı istiyoruz." demişlerdi. Hz. Peygamber: "Ben şimdi yolcuyum ve meşgulüm, inşallah dönersek gelir size namaz kıldırırım." dedi. Dönüşte Zî-Evan'a geldiğinde, mescit hakkında vahiy indi! Bunun üzerine Hz. Peygamber Benî Seleme'nin kardeşi Malik b. Duhşum ile Me'an b. Adiyy el-Aclanî'yi çağırtıp: "Halkı zalim olan şu mescide gidiniz, yakıp yıkınız." dedi. Bu ikisi denilenleri yaptılar ve içindeki münafık topluluk dağıldı. Bunun üzerine Allah şu âyeti indirdi: "Zarar vermek, inkar etmek, müminlerin arasını açmak ve öteden beri Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar da vardır. Bunlar: 'Bizim iyilikten başka hiçbir kastımız yok.' diye de kesinlikle yemin ederler. Ama Allah bunların kesinlikle yalancı olduğuna şahitlik etmektedir."

Hz. Peygamber Medine'ye yaklaşınca, kadınlar, kız ve erkek çocukları şöyle söyleyerek karşılamaya çıktılar:

Ay doğdu üzerimize Veda tepelerinden.

Şükür gerektir bize Allah'a davetinden.

Bazı raviler bu konuda yanılmakta ve: "Bu olay Hz. Peygamber'in Mekke'den Medine'ye hicret etmesi sırasında olmuştur." demektedirler. Bu, açık bir hatadır. Çünkü "Seniyyetü'l-Veda" Şam tarafındadır. Mekke'den Medine'ye gelen birisi orayı göremez ve Şam istikametine yönelmedikçe oraya uğrayamaz.

Hz. Peygamber Ramazan ayında Medine'ye girince, ilk önce mescide gidip orada iki rekat namaz kıldı sonra insanlarla beraber oturdu. Tebuk Seferi'ne gitmeyip geri kalanlar Peygambere gelip mazeretlerini arz ederek yemin etmeye başladılar. Resûlullah onların dış görünüşlerine bakarak özürlerini kabul etti, gerçek durumlarını Allah'a havale etti. Bunlar seksen küsür kişiydiler.

Her taraftan Arap elçileri Hz. Peygambere gelip bölük bölük Allah'ın dinine girdiler. İbn İshak şöyle anlatmaktadır: "Temimoğulları gelince Mescide girdiler. Hz. Peygamberi yanlarına çıkması için 'Ey Muhammed! Yanımıza gel.' diye bağırdılar. (Onların sıradan bir insanı çağırıyor gibi) bu şekil bağırmaları Hz. Peygamber'i rahatsız etti. Bunun üzerine Allah onlar hakkında şu âyeti indirdi: "Odaların arkasından sana bağıranların çoğu aklı ermeyen kimselerdir." Temimoğulları'nın şairi Zibir Kaan onların gelişi ile övünerek şu şiiri söyledi:

Bizler krallarız bize denk olacak bir kabile yoktur.

Krallar bizden çıkar mâbetler bizimle imâr olur.

İslam şairi Hassan b. Sabit şu sözleri ile ona cevap verdi:

Fihr ve kardeşlerinin önde gelen kişileri, insanlara uyacakları bir adeti açıkladılar.

Kalbinde Allah'a karşı takva duygusu bulunanlar ve her türlü hayrı işleyenler bu adeti memnuniyetle kabul ederler.

O öyle bir kavimdir ki savaştıkları zaman düşmanlarını zarara sokar, taraftarlarına da faydalı olmaya çalışırlar ve olurlar da

Bu onların cevherlerinde mevcut olan bir haslettir. Biliniz ki hasletlerin en kötüleri sonradan ortaya çıkanlardır.

Hassan şiirini bitirince Akra' b. Hâbis: "Bu adam -Resûlullah- hakikaten başarılı birisi! Konuşmacısı bizim konuşmacımızdan, şairi de şairimizden daha kudretlidir." dedi. Bunun üzerine oradakiler müslüman oldu. Hz. Peygamber de onlara hediyeler takdim etti, Uyeyne el-Fezarî seriyesinde müslümanlar tarafından alınan esirleri onlara geri verdi.